Tag Archives: sanat

Karagöz sanatında 27 yıl

Ben yaklaşık beş yaşlarında daha ilkokula başlamadan önce babamın ayakkabı imalat atölyesinde yerleri süpürerek ayakkabı imalat sanatına başladım. 36 yaşımda ise Karagöz sanatına giriş yaptım. Yani Karagöz sanatına geçtiğimde 30 yıllık bir ayakkabı imalatçılığı geçmişim vardı, günümüzde ayakkabılar gelişmiş makinalar ile yapılıyor ama benim yetiştiğim ve çalıştığım dönemde sadece küçük el aletleri ile yapılırdı. Ben konuya hâkim iyi bir ayakkabı ustası idim. 1976 yılında babamın vefat etmesi üzerine lise 2. Sınıfta okulumdan ayrılıp çalışmak zorunda kaldım, askere gidene kadar başkalarının yanında çalıştım, askerden döndükten sonra kısa bir süre daha başkalarının yanında çalıştıktan sonra kendi işyerimi açtım, ilk zamanlarda tek başıma çalışıyordum ama zaman içinde işimi büyüttüm ve 8-10 kişinin çalıştığı bir hâle getirdim.

1994 yılında çok önemli bir ekonomik kriz yaşanmıştı, 5 Nisan kararlarıyla döviz fırlamıştı ve alışveriş durmuştu. Zaman zaman 8-10 kişinin çalıştığı işyerimde işler yürümez olmuştu, ortalamanın üzerinde olan yaşam standardım bir günde sıfıra düşmüştü. O günlerde aklını kaybedenler, intihar edenler çok fazlaydı. Ben daha az hasarla atlattım o zalim günleri, panik bozukluğu yaşadım ve üzüntüden tüberküloz oldum, yaklaşık 10 ay süren bir tedavi sonucunda iyileştim. Vergi borçlarım birikmişti, o zamanlar vergi borcunu ödemeyenler için hapis cezası vardı, bana sürekli vergi dairesinden “Borcunu öde yoksa hapse girersin” mealinde mektuplar geliyordu. İşyerim İstanbul Çarşıkapı’daydı, vergi dairesi ise Sultanahmet’teydi. Bir Cuma günü öğleden sonra vergi dairesine giderken Cağaloğlu meydanında bir kitapçının vitrininde “Karagöz okulu açılıyor” diye bir yazı gördüm. Yazının altında da bir telefon numarası vardı. Vergi dairesindeki işimi hallettikten sonra işyerime döndüm ve o telefon numarasını aradım (O zamanlar cep telefonu yeni çıkmıştı ve bende cep telefonu alacak para yoktu). Telefona çıkan kişi o günün kayıt için son günü olduğunu, ikametgah senedi, nüfus sureti vs. getirerek kaydımı yaptırabileceğimi söyledi (Yıllar sonra bu satırları okuyacaklar için not; eskiden bir çok resmî işlemde muhtardan alınacak nüfus sureti ve ikamet senedi gerekiyordu, ben bu satırları 2024 yılının Şubat ayında yazıyorum, şimdi e-devlet üzerinden tüm işlemler yapılabiliyor, yıllar sonra belki de daha kolay olacak bu işler, ama o zamanlar öyleydi). İşyerim Çarşıkapı’da, evim Avcılar’da ve kursun verileceği bina Nişantaşı’nda, bu üç yer birbirine o kadar uzak ki benim gidip muhtarlıktan gerekli belgeleri alıp Nişantaşı’ndaki kursun düzenleneceği yere ulaştırabilmem mümkün değildi. Bu durumu telefondaki yetkiliye anlattım ve o bana “Peki, ben size kişisel inisiyatifimi kullanarak Pazartesi günü mesai bitimine kadar süre tanıyorum, eğer Pazartesi günü gerekli belgeleri getirirseniz kaydınızı yaparız, yoksa yapamayız” dedi. Pazartesi günü gerekli belgeleri götürerek kaydımı yaptırdım. Bu arada geçen Cumartesi ve Pazar günlerinde kursa kaydolan kişileri mülakata çağırmışlar, üniversite mezunu olmayanları ayıklamışlar, eğer zamanında kayıt olsaydım üniversite mezunu olmadığım için beni de ayıklayacaklardı.

1997 yılının Kasım ayının 15. Günü Çocuk Vakfı Karagöz okuluna başladım, amacım iki ve üç yaşındaki çocuklarımla kaliteli vakit geçirebileceğim bir hobi sahibi olmaktı. Kurs Nişantaşı’ndaki Çocuk Vakfı binasında verilecekti. İlk gün gittiğimde çok kalabalık vardı, televizyon kameraları, gazeteciler vs, çok şaşırmıştım. Kısa bir tören yapıldı ve kurs resmen başlamış oldu. Açılış konuşmalarında Karagöz sanatımızın ne kadar önemli bir sanat olduğu, bu sanatı mutlaka yeni kuşaklara aktarmak gerektiği gibi beylik sözlerden sonra kursiyerlere başarılar dilendi ve o gün sona erdi. Kurs haftada iki gün ve her gün iki saat olmak üzere haftada dört saatti ve altı ay olarak planlanmıştı, kursun genel sanat yönetmeni Tacettin Diker’di, tasvir yapım derslerini ise Orhan Kurt verecekti.

Birkaç gün sonra ikinci derste yanılmıyorsam Tacettin Diker Karagöz’ün tarihinden bahsetti, bahsetti derken Bursa’da geçtiği iddia edilen olayı değişik süslemelerle anlattı. Ben o zamanlar Karagöz konusunda herkesin bildiği genel bilgilerin dışında bir şey bilmiyordum tabii ki, ve doğal olarak ne anlatıldıysa kabul ediyordum.

Bu arada kursa katılanlar yavaş yavaş samimi olmaya başladılar ve kursiyerlerden Alpay Ekler, Ramiz ve Hasan Hüseyin’in zaten profesyonelce karagöz oynattığını öğrendik, “Eee madem bu işi biliyorsunuz neden bu kursa katıldınız” diye sordum bu kişilere, “Milli Eğitim sertifikası için” dediler. Ben o zamanlar bu sertifikanın ne kadar önemli olduğunu bilmiyordum ama yıllar içinde öğrendim. Eğer devletin herhangi bir kurumunda (okullar vs.) karagöz oynatılacaksa gerekli kurumlardan izin alınması gerekiyor, bunun için de bu sanatla ilgili eğitim aldığımızı belgelememiz gerekiyor, işte o sertifika karagöz konusunda eğitim alındığını belgeliyor. Alpay Ekler, İhsan Dizdar’ın yardağıydı ama aynı zamanda kendisi de oyun oynatıyordu, Ramiz ve karısı Ayfer Taceddin Diker’in yardaklarıydı, Hasan Hüseyin ise İstanbul şehir tiyatrolarında Karagöz oynatıyordu. Yani profesyonel karagözcüydüler, bu işten para kazanıyorlardı.

Zaman su gibi akıp geçiyordu, her derste farklı bir hoca gelip bir şeyler anlatıyorlardı ama bir türlü Karagöz nasıl oynatılır, tasvirler nasıl yapılır derslerine gelemiyorduk. Bu durum yaklaşık üç ay sürdü. Bu üç ay boyunca kursiyerler olarak bizler Karagöz Hacıvat tasviri bile görmedik. Bu durumun farkında olan kursiyerler yavaş yavaş ayrılmaya başladılar, vakıf yönetimi uyarıda bulunmuş olmalı ki bir gün Orhan Kurt tasvir yapım dersi verdi, bir deri getirdi, kalıbın üzerine koydu, çizdi ve makasla kesti. Çok şaşırmıştım, zîrâ deri ile çalışan profesyonel insanlar deriyi makas ile değil bıçak ile keserler (şimdi tabii kesim preslerinde kesiliyor, o zamanlar el ile kesilirdi), ayakkabıcılar, çantacılar, kemerciler ve cüzdancılar gibi profesyonel ustaların çok keskin bıçakları vardır ve deriyi o keskin bıçaklar ile keserler, 30 yıllık ayakkabıcılık hayatımda deriyi makasla kesen hiç kimse görmedim, o zaman anladım ki bu insanlar tasvirleri amatör bilgilerle yapıyorlardı. Neyse, Orhan Bey’e “Hocam bu deri nerede satılır, nasıl bulabiliriz” diye sorunca “Hiçbir yerde bulamazsın, ben Bursa’da özel olarak yaptırıyorum” dedi. Eyvallah, aldım kabul ettim. “Peki Hocam, o oynatma çubuklarının bir özelliği var mı, nerede bulabiliriz” diye sorunca yine “Ben özel olarak yaptırıyorum, hiçbir yerde bulamazsın” dedi. Ders sırasında deri zımpara yapılmıştı, bu defa hocaya “Hocam bu zımparanın bir özelliği var mı herhangi bir zımpara olur mu” diye sorunca Orhan Bey yine “Hiçbir yerde bulamazsın, ben bunları özel olarak yaptırıyorum” deyince bende jeton düştü. Ben 30 yıllık ayakkabı imalatçılığı geçmişi olan bir insan olarak elimden binlerce zımpara kağıdı geçmiştir (bir karagözcünün bütün ömrü boyunca kullanabileceği zımpara kağıdını ben bir ayakkabı ustası olarak birkaç ayda tüketirdim), zımpara kağıtlarının incesi kalını vardır, numara ile sıralanır, ben gözlerimi bağlasam ve bir kişi bana bir zımpara kağıdı uzatıp bu kaç numara dese parmağımla yokladıktan sonra numarasını bilirdim. Yani benim çok iyi bildiğim bir konuda Orhan Bey hiçbir yerde bulamazsın demişti, bir zımpara kağıdının özel olarak yaptırılması diye bir şey söz konusu bile olamaz. O zaman anladım ki bu insanlar bize bir şey öğretmeyecekler. (Burada bir parantez açarak söylemeliyim, Ramiz’in eşi olan Ayfer aradan belki 20 yıl gectikten sonra bir gün bana internet üzerinden mesaj atıp telefon numaramı istedi, ben numarayı verdikten sonra beni aradı ve oldukça uzun bir sohbetimiz oldu. Tacettin beyin yardaklarinin tasvir yapımını öğrenmesini istemediğini soyledi, bu yüzden Tacettin beyden gizli olarak Tacettin beyin bir akrabası olan tasvir yapimcisi Guneri beyden tasvir yapımını öğrendiklerini, eger Tacettin beyin bundan haberi olsa kendilerini kovacagini anlattı)

Bu sırada karagöz derisinin Mercan’da satıldığını öğrendik, birkaç arkadaş gidip deri aldık ve ben tasvir yapmaya başladım, çünkü benim hayatım deri ile geçmiş, deri nasıl kesilir vs biliyorum, doğal olarak Orhan Bey’in bize gösterdiği gibi makasla değil profesyonel ustaların yaptığı gibi bıçak ile kesiyordum.

İlk kestiğim tasvirlerden biri gemi tasviriydi, konuyla ilgili olanlar bilirler, kayık oyununda kullanılan gemi. Tasviri kestim, boyamaya vakit olmamıştı, boyamadan kursa götürdüm, daha ders başlamamıştı ki Alpay Ekler “Bunu bana satar mısın” dedi, o zamanlar ekonomik çöküş içinde olduğum için “tabii ki” dedim ve Alpay benim yaptığım ilk tasviri satın aldı. Alpay farkı fark etmişti.

Bir süre sonra Alpay beni oyununa davet etti, oyun Karagöz kursiyerlerinden biri olan Nezahat Hanımın ana okulunda olacaktı, birlikte gittik, perde kuruldu ve Alpay “Ters Evlenme” oyununu oynattı. Çok şaşırdım çünkü bu oyun çocuklara göre değildi. Alpay’ın ustası İhsan Dizdar’ın tek bildiği ve oynattığı oyun “Ters Evlenme” idi, dolayısıyla Alpay Ekler de o oyundan başka oyun bilmiyordu.

Kısa bir süre sonra bir ders sonrası Alpay Ekler beni “Gel abi bir şeyler yiyelim içelim” deyip davet etti, tuhaf bir durum olduğunun farkındaydım ama ne olduğunu anlayamıyordum, çünkü benim düşünce sistemimde böyle şeyler yoktu (hâlen yok), beni tartıyordu, acaba ben bunu kullanabilir miyim sorusuna cevap bulmaya çalışıyordu. Alpay’ın arabasına bindik, önce Sultanahmet Köftecisinde yemeğimizi yedik, ardından Alpay bir büfeden bir şişe votka ve meyve suyu aldı ve Cankurtaran ile Sirkeci arasındaki Sarayburnu’na otomobillerin deniz seyri yaptığı o alana otomobili park etti, votkayı içmeye ve sohbete başladık. İçkiye çok alışkın olmadığı belliydi ve birkaç duble içtikten sonra aklındakilere herhangi bir oto sansür uygulamadan olduğu gibi anlatmaya başladı.

Önce askeri okuldan kovulduğunu anlattı ama “kendimi kovdurdum” diye anlattı olayı, ardından “Ben bulunduğum her ortamda birinci olmak zorundayım” diye bir cümle kurdu, ben çok şaşırmıştım, bana göre bu çok saçma bir düşünceydi, çünkü bir insan her alanda birinci olamaz, bir konuda yeteneği vardır ve çalışarak kendini daha da geliştirebilirse tabii ki birinci olma şansı yüksektir ama her bulunduğu ortamda birinci olmak zorunda hissetmek çok akıllıca ve sağlıklı bir düşünce değil. “Eee, nasıl her ortamda birinci olacaksın” diye sorunca “Ortamını hazırlayacaksın” dedi, “Nasıl” diye sorunca “Hediyeler vereceksin, iltifatlar edeceksin, insanlar bu tür şeyleri severler ve seni seçerler” dedi, bunlar benim bilmediğim ve hayatımda yeri olmayan şeylerdi, hâlen de hayatımda böyle şeylere yer yoktur. “Sonra, diyelim ki gelecekte benim birinci olmama katkıda bulunma ihtimali olan kişileri seçerim ve onlarla yakınlık kurarım, seçtiğim kişiye bir hediye veririm ve sonra bir tartışma ortamı yaratırım ve yavaş yavaş onun kazanmasına izin veririm, bu kişinin başka birini seçmesi mümkün değildir” dedi. Yani insanları kullanıyordu.

Alpay Ekler’in bütün hayatı bulunduğu ortamda birinci olmak üzerine kurguluydu, belli ki bunun üzerine ciddi bir biçimde çalışmıştı, hayat hedefi buydu. Yıllar sonra düzenlediği Karagöz kurslarının da amacı aynıydı, kendine bağlı bir kitle oluşturmak, o kursiyerler onun için sadece birer sayıdan ibaretti.

Nitekim Çocuk vakfındaki Karagöz kursunda hediyeler vererek ve iltifatlarda bulunarak kendini birinci seçtirdi. Kaldı ki kurs düzenleyen kişilerin o konuda yıllarca profesyonelce çalışan bir kişiye birincilik vermesi ahlaken doğru bir davranış değildi. Yıllar sonra yine muhtemelen aynı yöntemlerle “Yaşayan insan hazinesi” seçildi. Oysa Karagöz sanatına anlamlı bir katkısı ve bilinen bir başarısı yoktu. Karagöz sanatında “Yaşayan insan hazinesi” ödülü ikinci kez torpil ile verilmişti. Birincisi Orhan Kurt idi.

Hocalarımız inatla bizlere bir şeyler öğretmemeye ve vakit geçirmeye çalışıyorlardı, anladım ki bu kişiler yeni birilerinin çıkmasını istemiyorlardı. Kurstan ayrılmalar devam ediyordu, ben ise inatla devam ediyordum. Bu arada ekonomik kriz nedeniyle işler kesat olduğu için ben neredeyse zamanımın tamamını Karagöz konusunu öğrenmeye harcıyordum. Prof. Metin And hocamızın ve Cevdet Kudret’in kitaplarını okuyordum, Prof. Metin And’ın “Geleneksel Türk Tiyatrosu” adlı kitabında çok fazla dipnot var, o dipnotlarda Karagöz konusunda dergilerde, gazetelerde yazılmış yazılara atıfta bulunur, ben o dipnotlardaki ipuçlarını takip ederek işyerime çok yakın olan Beyazıt Devlet Kütüphanesine giderek o yazıları buluyor ve fotokopilerini alıyordum ve hemen okuyordum. Bu dipnotlardan birinde Ankara Milli Kütüphane’de Prof. İlhan Başgöz tarafından kayıt altına alınmış olan Hayâlî Küçük Ali’nin oyunlarının olduğu ses kasetleri olduğunu okudum. Hemen Milli Kütüphaneyi arayarak bu ses kayıtlarının birer kopyasını nasıl alabileceğimi sordum, önce vermek istemediler ama ben çok ısrar ettim ve o kayıtların tamamını bir şekilde aldım. Otobüste, trende vs kulaklıkla hep o kayıtları dinliyordum, bu böyle yıllarca sürdü, Karagöz konusunda bilgilerim artıyordu.

Kursiyerlerin yavaş yavaş ayrılmaya devam etmeleri üzerine durumun vahametini anlayan vakıf yönetimi kursun genel sanat yönetmenliğini Tacettin Diker’den alarak Metin Özlen’e verdi, ve kurs gerçek bir kurs oldu. Metin Bey ilk derste Karagöz Hacıvat kalıpları getirdi ve hepimize dağıttı, o zamana kadar bize kimse bu kalıpları vermemişti, ve “Herkes bu kalıplarla kartondan Karagöz Hacıvat yapsın” bir görelim bakalım dedi.

Bir sonraki ders günü kırtasiyeden aldığım beyaz kartondan bir Karagöz Hacıvat tasviri kestim, bağladım ve akşam olunca derse götürdüm, ben gittiğimde ders başlamıştı, Metin Bey bana “Siz de yaptınız mı karton tasvir” diye sordu, “Yaptım” deyince “Görebilir miyim” diye sordu, bunun üzerine ben yaptığım karton tasvirleri Metin Beye verdim. Metin Bey tasvirleri aldı ve dikkatli bir şekilde inceledi ve bana dönüp “Siz karagözcü müsünüz” diye sordu, “Hayır hocam, ben ayakkabı imalatçısıyım” deyince “Hah, şimdi oldu, sizin çok keskin bıçaklarınız var değil mi, muhtemelen onlarla yapmışsınızdır, bunlar tam usta işi olmuş” dedi, ben de “Evet hocam, kunduracı bıçağı ile yaptım” dedim, Metin Bey yaptığım karton tasvirleri çok beğenmişti.

O günlerde Kalan Müzik tarafından geçmişte Karagöz oyunlarında sık kullanılan müziklerin olduğu bir kaset yayınlandı (CD yeni yeni yaygınlaşıyordu, albümler daha çok kaset olarak yayınlanıyordu), kasetin en başında Hayâlî Küçük Ali’nin kısa bir muhaveresi de vardı, tabii ki tüm kursiyerler gibi ben de bu kaseti satın aldım, o zamanlar “Walkman” denilen, pantolon kemerine takılan kasetçalarlar vardı, bir tane walkman aldım ve sürekli olarak kaseti dinledim, bir süre sonra Hayâlî Küçük Ali’nin kısa muhaveresi de dahil olmak üzere kasetin tamamını ezberlemiştim.

Bir gün derste Metin Bey kendi Karagöz Hacıvat tasvirlerini getirdi ve “Herkes becerebildiği kadarıyla kısa bir oyun yapsın görelim” dedi, dersin yapıldığı salonda sabit bir karagöz perdesi vardı, herkes sırayla geçip kısa bir oyun yaptı, Metin Bey ise seyirci pozisyonunda oturmuş ve oyunları seyretmişti, işin ilginç yanı istisnasız herkes Hacıvat semaisi olarak Kalan Müzik tarafından yayınlanan kasetteki “On kere demedim mi sana sevme dokuz yar” adlı şarkıyı okumuştu, zira kolay bir şarkıydı. En son ben geçtim perdenin arkasına, kursiyer arkadaşlardan biri de elinde def ile bana yardaklık yapıyordu. Ben herkesin söylediği şarkıyı söylemek istemedim, farklı bir şey söyleyeyim diye düşündüm ve merhum üstat bestekâr Sadi Hoşses’in “Hicrân açmıştır sinede yâre (Sabret gönül bir gün olur bu hasret biter) adlı eserini okumaya başladım, birden Metin Bey perde arkasına geldi, bana ritm tutan arkadaşın elinden defi aldı ve bana ritm tutmaya başladı, ben şarkıyı bitirdikten sonra biraz önce bahsettiğim kasetteki Hayâlî Küçük Ali’nin oynattığı muhavereyi oynattım. Oyun bitince Metin Bey bana “Siz şarkıcı mısınız” diye sordu, “Hayır hocam, geçende de söylemiştim, ben ayakkabıcıyım” deyince “Yahu aynı profesyonel şarkıcı gibi okudunuz” şarkıyı dedi. Teşekkür ettim.

Bu arada Metin Bey kök boyalarla ilgili notlarını ve önemli tiplemelerin tasvir kalıplarını getirdi, fotokopi ile çoğalttık ve herkese dağıtıldı. Altı aylık kursun önemli bir bölümü boşa geçmişti ama son zamanlarda Metin Beyin devreye girmesiyle az da olsa bir şeyler öğrenmiştik.

Kursun sonuna geldik, Alpayı birinci seçmişler, Hasan Hüseyin ikinci ben ise üçüncü olmuşum, Şahine Hatipoğlu dördüncü olmuş, bu arada Alpay ve Hasan Hüseyin’in zaten profesyonel bir şekilde Karagözcülük yaptıklarını tekrar hatırlatayım. Vakıf yönetimi birinci, ikinci ve dördüncü kısa birer oyun yapsınlar diye bir karar almışlar. Hasan Hüseyin oynatmayacağını söyleyip ayrıldı, Şahine Hatipoğlu ise ben hakkımı Emin’e devrediyorum dedi ama vakıf yönetimi bana yine oynattırmadı. Bunun üzerine ben de ayrıldım vakıftan. Birkaç hafta sonra gidip binada bekçilik yapan görevliden sertifikamı aldım.

Vakıf yönetimi modern görünümlü ve şeklen dinî hassasiyetleri olan kişilerdi (asıl dinin hassasiyeti ahlak, vicdan ve adalet olması gerekir, din budur), ben ise cebinde mutlaka her gün Cumhuriyet gazetesi veya bir kitap ya bir dergi olan biriydim. Ayrıca benim hakkımda vakıf yönetiminin kulağına gidecek bir şekilde “Emin içki içiyor” dedikodusunu yaymışlar, ben bu yaşıma kadar anamdan babamdan bile saklamadım içki içtiğimi, dedikodusunu yapmalarının nedeni vakıf yönetiminin gözünde itibarımı düşürmekti. Benim de çok umurumdaydı sanki vakıf yönetimi. Hayatım boyunca hiç kimseye eyvallahım olmamıştır.

Aradan kısa bir süre geçti, ekonomik kriz sonucunda ben atölyemi kapatmıştım, bütün küçük esnaflar aşağı yukarı benim durumumda olduğu için kendi mesleğimde iş bulabilmem imkansızdı. Bir gün bir gazetede “Mutfak Eşyası Pazarlamacısı Aranıyor” diye bir ilan gördüm (o zamanlar böyle bir işkolu vardı, ev ev dolaşıp mutfak eşyası – tencere, tava pazarlanıyordu), denize düşen yılana sarılır misali hemen aradım “Yarın gelin başlayın” dediler. Ben o gece sabaha kadar uyuyamadım, zirâ ev ev dolaşıp tencere, tava pazarlamak bana uygun bir iş değildi ama çaresizlik insana her şeyi yaptırıyor. Sabaha karşı bir ara dalmışım, birden telefon sesiyle uyandım, sabah çok erken bir saatti, telefonu açtım, arayan Metin Özlen’di. “Erken saatte rahatsız ettiğim için çok özür dilerim” diye başladı söze ve o gün BBC televizyonunun hazırlamakta olduğu bir belgesel için Karagöz oynatacağını ama yardağı olmadığını, kendisine yardım edip edemeyeceğimi sordu, “Tabii ki gelirim hocam, ama bugün bir işe başlayacaktım, tahminen ne kadar sürer bu oyun” diye sordum, öğle olmadan biter cevabı alınca tamam hocam geliyorum dedim. Gösteri bizim kurs gördüğümüz vakıf binasında yapılacaktı, vakıf binasına gider gitmez oradan yeni başlayacağım işyerini arayarak çok önemli bir işim çıktığını ve öğleden sonra gelebileceğimi söyledim, tamam dediler. Gösteri öğleye kadar bitmedi, bunun üzerine henüz başlayamadığım işyerini tekrar arayarak durumu anlattım, “Gelme kardeşim, daha ilk günden böyle yapan kişi daha sonra neler yapmaz” dediler, sırtımdan önemli bir yük kalkmış ve ferahlamıştım. Oyunumuz akşama kadar sürdü, İngilizler o kadar titiz davranıyorlardı ki her sahneyi defalarca çekiyorlardı. Akşam gösteri bitti, Metin Bey eşi ile gelmişti, tasvirler toplanıp çantasına konulduktan sonra ben dışarı çıkıp Metin Bey ve eşi için bir taksi bulup geldim, Metin Bey taksiye binerken bana bir zarf uzattı, belli ki içinde para vardı, ben “Hocam para için gelmedim ben” dedim ama Metin Bey ısrar etti ve zarfı aldım. Onlar ayrıldıktan sonra zarfı açıp baktım, tencere, tava pazarlama işinden bir ayda kazanacağım paraya yakın bir miktar para vardı içinde.

Aradan bir süre geçtikten sonra Metin Bey tekrar aradı ve yine bir gösterisi olduğunu söyleyerek beni çağırdı. Bir süre sonra tekrar derken ben Metin Bey ile oyunlara gitmeye ve yavaş yavaş para kazanmaya başlamıştım. Bu arada arkadaşlarım, komşularım vs benim karagöz sanatı ile ilgilendiğimi öğrendiler ve nadiren de olsa oyun teklifleri gelmeye başladı, ben gelen tüm teklifleri ustama yönlendiriyordum, biz böyle yetişmiştik.

Bu arada uzaktan bir akrabamız telefon ederek eşinin akrabalarından birinin bir terlik fabrikası olduğunu ama bir türlü istedikleri gibi üretim yapamadıklarını söyleyerek fabrikaya gidip onlara belki bir fikir verebilirsin dedi, tabii ki dedim. Bu iş benim otuz yıldır profesyonelce yaptığım bir işti. Fabrikaya gittim ve kaç kişi çalışıyor, haftada kaç çift iş çıkarıyorsunuz gibi sorular sordum. Bana imalat müdürlüğü teklif ettiler, tabii ki kabul ettim, aylar sonra maaşlı bir işim olmuştu, üstelik de uzman olduğum bir alanda. İlk maaşımı alır almaz hemen taksitle bir bilgisayar aldım, nasıl açılıp kapandığını bile bilmiyordum, çünkü çok yeni bir şeydi, kimse tam olarak ne işe yarar, onunla neler yapılabilir bilmiyordu.

Bir süre sonra web sitesi nasıl yapılır konusunu araştırmaya başladım, günümüzde web sitesi yapmak son derece basit, hazır sistemler var, birkaç tık ile bir site kurulabiliyor, o zamanlar öyle değildi, hazır sistemler yoktu, ancak kod yazarak web sitesi yapılabiliyordu, bunun için günlerce gecelerce uyumadan kod yazmayı öğrendim (Kod nedir derseniz, şu anda okuduğunuz sayfaya sağ tıklayın ve açılan menüde “Sayfa Kaynağını Göster”e tıklayın, açılan görüntü sayfanın kodlarıdır, işte bunları yazmayı öğrendim) basit bir web sitesi yaptım ve yayınlamaya başladım. Bu arada akşamları evde tasvir yapımına devam ediyordum, koleksiyonum süratli bir şekilde büyüyordu. Özellikle göstermelikler üzerine yoğunlaşmıştım, zirâ Metin Özlen haricindeki karagözcülerin içinde ayrıntılı ve güzel bir göstermeliği olan kimse görmedim. Bir gün Cağaloğlu civarında bir kartpostal gördüm, desene hayran kaldım, hemen satın aldım ve A3 boyutunda büyüttüm, akşam eve gider gitmez hemen yapmaya başladım, tabii yapmaya başladım dediysem öyle birkaç günde yapılmıyor tasvir, bize kursta tasvir yapımını BİRAZ öğretmişlerdi ama ben tasvirlerimi orada öğrendiğim bilgilere göre değil ayakkabıcılık bilgilerime göre yapıyordum, hâlen de öyle yapıyorum, bu durum benim en küçük ve basit tasviri bile birkaç haftada yapmama neden oluyordu. A3 büyüklüğündeki bir göstermeliği yapmam ise birkaç ayı buluyordu. Yaptığım tasvirlerin fotoğrafını çekip web siteme koyuyordum. Bir gün Portekiz’in Lizbon şehrinde bulunan “Rua Da Marionetta” adlı müzeden bir e-posta geldi, yaptığım o göstermeliği çok beğenmişler ve diğer 19 tasvir ile birlikte toplamda 20 tasviri satın almak istediklerini yazmışlardı. Karagöz hayatımın başlarındaydım ama bir müze benim tasvirlerimi satın almak istiyordu, bu benim doğru yolda olduğumu gösteriyordu. 20 tasviri müzeye gönderdim ve bunlar benim bir müzede sergilenen ilk tasvirlerim oldu, yıllar içinde daha pek çok müze tasvirlerimi satın aldı.

Aradan birkaç ay geçmişti, bir gün Metin Bey beni aradı ve Mersin’de oyunumuz var dedi, Mersin Opera ve Bale salonu açılmış ve Kültür Bakanlığı tarafından içinde çeşitli kültürel etkinlikler düzenleniyordu, bir de karagöz gösterisi olsun demişler ve tabii ki en iyi usta olan Metin Özlen’e bir görevlendirme yazısı göndermişler, Metin Bey bakanlığa faks çekerek görevlendirmenin usta Metin Özlen ve yardak Emin Şenyer adına yapılmasını istemiş, bunun üzerine Metin Beye yeni bir görevlendirme yazısı göndermişler, yazıda usta Metin Özlen ve yardımcısı Emin Şenyer ibaresi varmış. Metin Bey bana telefon ederek bu durumu bildirdi. Ben işyerimden izin aldım ve Mersin seyahatimiz başladı, hayatımda ilk defa uçağa bindim. Üstelik panik atak geçirmiş biri idim (Panik atak geçirenler genellikle uçağa binemezler).

Sanıyorum o zamanlar Mersin’de havaalanı yoktu, biz Adana uçağına bindik, havaalanında bizi Mersin Valiliğinden bir görevli karşıladı ve bir araçla bizi Mersin’e götürdü. İlk gün oyunumuzu oynattıktan sonra bir balık lokantasına oturduk, Metin Bey içki içmeyi seven biriydi, yemeğimizi yedikten sonra uzun bir sohbet başladı aramızda, Metin Bey “Hani sen kartondan Karagöz Hacıvat yapmıştın ya, ben onları çok beğenmiştim, sonra bir gün “Sabret Gönül” şarkısını söylemiştin, işte ben o şarkıyı dinledikten sonra “Bu adamdan çok iyi Karagözcü olur” demiştim dedi, yani Karagöz sanatı tarihinin en büyük ustalarından biri olan Metin Özlen beni seçmişti, ben bunu o zaman anladım.

Bir gün beni Antalya’dan bir hanımefendi aradı, eşinin Alman bir gazeteci olduğunu, Antalya’da yaşadıklarını, işlerinin sanatçılarla yaptıkları röportajları dergilere satmak olduğunu ve benimle bir röportaj yapmak istediklerini söyledi. Tabii ki kabul ettim, bir gün Aysun Hanım ve eşi Bela evime geldiler ve benimle bir röportaj yaptılar, işleri bitince de gittiler. Aradan aylar geçti, bir gün beni Meray Ülgen adında biri aradı, telefonu açtım, “Ben Meray Ülgen, Almanya’da tiyatro yönetmeniyim, şu anda İstanbul’dayım, sizinle görüşmek istiyorum” dedi (Meray Ülgen, Takva filmindeki şeyh rolünü oynayan kişidir). Tabii ki dedim ve bir yerde buluştuk. Meray Ülgen Berlin’de yaşayan bir tiyatro yönetmeni, başladı anlatmaya; “Bir Alman opera grubu Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırma” operasını sahnelemek istiyor ama farklı bir şey istiyorlar, oyunun ilk bölümünün gölge oyunu olarak oynatılması düşüncesindeler, bu konuyu bana sorup tanıdığım bir gölge oyunu ustası olup olmadığını sordular, ben yok ama İstanbul’a gidip bulabilirim dedim ve uçağa bindim, uçakta dergiyi karıştırırken sizin röportajınızı gördüm, hem çok şaşırdım hem de çok sevindim, ve İstanbul’a iner inmez sizi aradım” dedi. Alman gazeteci Bela benimle yaptığı röportajı Sun Express uçak şirketinin dergisine satmış ve gölge oyunu ustası aramak için Sun Express uçağıyla İstanbul’a gelen Meray Ülgen o röportajı okuyarak beni buldu, inanılmaz, gerçekten inanılmaz.

Mozart’ın “Saraydan Kız Kaçırması” operasında Avrupalı iki asilzade evlenirler ve Akdeniz’de gemi ile balayına çıkarlar, korsanlar gemiyi ele geçirip içindeki yolcuları esir alırlar ve esir pazarına götürüp satarlar, bu iki asilzadeyi Osmin Paşa satın alır ve saraya götürür, korsanların elinden kurtulan bir şövalye arkadaşlarını toplar ve saraya gidip esirleri kaçırırlar. Öykü böyle. Konu Akdeniz’de geçiyor, esirleri alan kişi Osmin Paşa (Osman Paşa) ve satın aldığı esirleri saraya götürüyor. Öyküde hangi saray olduğu söylenmiyor ama olayın gelişiminden dolayı olayın Topkapı Sarayı olduğu sonucu anlaşılıyor. Bu yüzden yönetmen Türk kültürüyle alakalı bir şey olsun diye düşünmüş ve gölge oyununda karar kılmışlar. Meray Ülgen aynı zamanda karikatüristti, tipleri çizdi, ben de onun çizimleri üzerine tasvirleri yaptım, bir süre sonra Berlin’e giderek oyunun esirlerin esir pazarında Osmin (Osman) Paşa tarafından satın alınıp saraya götürülmelerine kadar olan bölümünü uvertür müziği eşliğinde sözsüz olarak oynattım, oyun kayda alındı ve opera başlamadan önce seyircilere gölge oyunu perdesinde gösterilmiş, daha sonra opera sanatçıları çıkıp aryalar eşliğinde “Kız kaçırma” faslını oynamışlar. Prömiyere beni de davet ettiler ama Türkiye’de oyunlarım olduğu için katılamadım. Oyun iki yıl kapalı gişe oynandı.

Metin Bey’in beni seçmesindeki sebeplerden biri de güzel şarkı türkü okumamdı, evet güzel şarkı söylüyordum ama bir de bu işin tekniği, eğitimi vardı, o zamanlar İstanbul Avcılar’da oturuyordum, bir musiki derneğine kaydolayım diye düşündüm ve Avcılar Halk Eğitim Merkezindeki koroya katıldım, bir süre sonra baktım ki burada benim öğrenebileceğim bir şey yok, yeni arayışlar içine girdim ve Küçükçekmece Musiki Derneği’nin çok titiz ve başarılı çalışmaları olduğunu öğrendim, derneğe gidip kaydımı yaptırdım. İşin ilginç tarafı hocamız olan Kültür Bakanlığı Korosu sanatçılarından olan Erol Ünal’ın yine Kültür Bakanlığı tarafından yayınlanan Etem Ruhi Üngör tarafından yazılan “Karagöz Musikisi” adlı kitabın notalarını yazan kişi olduğunu çok sonra öğrendim. Koro konservatuvar gibiydi. Koroya iki yıl devam ettim, o koro bana çok şey kattı.

Bir gün Metin Bey beni arayarak merkezi Amerika’da bulunan “Türk Kültür Vakfı” ile bir çalışma yapacağımızı, yirmi klasik oyunu oynatacağımızı söyledi, bu oyunları oynattık, oyunlar kayda alındı ve “Türk Kültür Vakfı” tarafından DVD olarak satışa sunuldu (Bildiğim kadarı ile şu anda satışı yok, belki satmak isteyen kişilerden temin edilebilir) Şu anda Karagöz sanatı konusunda en önemli doküman bu DVD’lerdir.

Pek çok ülkede Karagöz oynattım, pek çok gazete ve dergide röportajlarım, pek çok televizyonda belgesellerim yayınlandı (yabancı ülkelerde bile).

Aradan geçen 27 yıl içinde kimsenin elini, eteğini öpmedim, kimseye yalakalık yapmadım, kimseye rüşvet vermedim, kimseden torpil istemedim, kimseye “senin festivalinde gösteri yapabilir miyim” demedim, kimseye “benimle röportaj yapar mısın” demedim. Benden yardım isteyen hiç kimseyi geri çevirmedim. Ahlaktan ayrılmadım. Sadece işimi iyi yapmaya çalıştım.
Karagöz sanatı tarihinin en büyük ustalarından biri olan Metin Özlen’in yanında yetişen tek kişi benim.

Hepsi bu.