Author Archives: Emin Şenyer

Emin Şenyer, Hayâlî Safderî Metin Özlen Bey'in yanında yetişmiş ve ustası tarafından Hayâlî Saraç Emin Mahlası verilmiştir. Türkiye'nin ve dünyanın pek çok yerinde Karagöz oynatmış ve oynatmaya devam etmektedir.

Karagöz oyununda muamma askısı

Edebiyatımızda muamma şiir ile bilmece sormak demektir. Aşık edebiyatında çok önemli bir uygulamadır. Eskiden aşık kahvelerinde önceden hazırlanan muamma askısı bir yere asılırmış. Bir çok kaynak muammanın cevabının bir zarf içinde kahvenin duvarında bulunan bir tahtaya asıldığını ve üzerine balmumu sürüldüğünü yazıyor. Ustamdan bana aktarılan bilgiye göre ise Karagöz oyununda kullanılan muamma askısında dört unsur var. Birincisi zenbil (bir nevi file, öteberi koymaya yarayan sazdan örülmüş bir tür kap), ikincisi bir çift Revolver (bir tür tabanca), üçüncüsü Bağlama ve dördüncüsü ise Kuran. Muammayı çözen kişi askının tamamını almaya hak kazanırmış. Şairlik (Bazı kaynaklarda Karagöz’ün aşıklığı ya da Karagöz’ün aşıklarla atışması/imtihanı olarak da geçer) oyununda perdeye asılan muamma askısı aşıklar arasında yapılan yarışma sonucunda Karagöz’e verilir.
Bu arada İslam Ansiklopedisi’nin muamma maddesinde şöyle bir muamma örneği var;
“Emrî’nin, “Gül yüzünde koma hatt-ı anberîn / Giymesin mâtem libâsın yâsemîn” beyti çözümü en kolay muamma örneklerindendir. Beyitteki “mâtem” yasa tekabül eder, “yâsemin” lafzından yas elbisesi yani “y-s” harfleri çıkarılırsa “Emin” ismi kalır.”

Muamma

Karagöz oyununda Muamma askısı

Karagöz’de fasıl bölümü

Daha önce de bölümler sayfasında belirttiğim gibi Karagöz oyunlarında dört bölüm vardır, bunlar Mukaddime, Muhavere, Fasıl ve bitiş bölümleridir. Mukaddime, takdim etme anlamına gelir, yani günümüz Türkçesiyle söylememiz gerekirse giriş bölümüdür. Muhavere, söyleşi demektir, mukaddimeden hemen sonra muhavere başlar, muhavereden sonra ise Fasıl bölümü başlar.
Fasıl bölümü karagöz oyunlarının en önemli ve uzun süren bölümüdür, mukaddime ve muhavere bölümleri bazı istisnalar dışında sadece karagöz ve Hacıvat arasında geçer, fasıl bölümünde ise bir olay örgüsü gelişir ve olayların akışına uygun olarak diğer tipler de oyuna dahil olurlar. Senaryo gereği hangi tiplerin rolü varsa sırayla girerler rollerini yerine getirip çıkarlar, bazen bir çok defa girip çıktıkları olur, bazen değişik kıyafetlerle gelirler, örneğin Leyla ile Mecnun oyununda Leyla ve Mecnun normal kıyafetleri ile görünürler, olaylar ilerledikçe bu defa Mecnun’u çöllere düşmüş vaziyette görürüz, bu defa üstünde yırtık pırtık giysiler, üzerinde yılanlar ile görürüz, bir başka sahnede ise yedi başlı canavarı öldürmek için elinde bıçak ile görürüz, bütün işler hallolup Leyla ile Mecnun birbirlerine kavuşunca bu defa tekrar ilk gördüğümüz halleri ile görürüz. Oyunların fasıl bölümlerinde Karagöz de bir çok defa farklı kıyafetlerle görünür, bunlar aslında farklı tasvirlerdir. Bekçi Karagöz, çıplak Karagöz gibi. Fasılın sonunda eğlendirici bir tipleme çıkar, bir şarkı, türkü ya da seyircinin profiline uygun herhangi bir müzik çalar, müziğin ardından Karagöz ve Hacıvat normal kıyafetleri ile gelirler ve bitiş bölümüne geçilir.

Bekçi karagöz

Bekçi Karagöz

Bir bestecinin hikayesi

Ölümü üzerinden tam otuz altı yıl geçmesine rağmen, besteleri taptaze duran Kaptanzâde Ali Rıza Beyi, dünküler gibi bugünkü nesil de unutmayacak ve kendilerinden sonrakilere de unutturmayacaktır. Kırk dokuz yıldır bestelerini zevkle dinlediğimiz Kaptanzâde kimdir?
1881 de İstanbul’da doğdu. Babası Mecidiye Kruvazörü Kumandanı Mehmet beydir. Kaptanzâdelik bu sebeple gelmektedir Ali Rıza Beye. Bestekârımız babası gibi denizci olmadı, tahsilini tamamladıktan sonra Gümrük İdaresine girdi ve bir süre Estimator olarak çalıştı, oradan ayrıldı ama, Galata’da Halil Paşa sokağında Üç yüzlü Hanındaki yazıhanesinde, başta «Orozdibak» olmak üzere bir çok ticarî müessesenin gümrük komisyonculuğunu yaptı ve böylece Gümrükle bağlantısı devam etti. Kaptanzâde 1921 yılında Kanlıca’da Hikmet Hanımla evlendi, bir erkek çocukları oldu fakat çok yaşamadı. Öyle sanılır ki, bu acı Ali Rıza Beyin bestekârlığına yol açmıştır. Çocuğuna ithaf ettiği:
«Issız gecede ben yine hicranı düşündüm,
Sensiz geçecek ömrü perişanı düşündüm,
Bir tude-i âlama garik canı düşündüm,
Hep hâke düşen sine-î cananı düşündüm.»
Nihavent makamında ve aksak usulünde bestelemiştir. İşte Hocanın ilk şarkısı budur. Kaptanzâde bestekârlığı kadar kudretli bir tiyatro sanatçısı idi de. Müziği kendinin olan «Macun Hokkası» operetindeki «Abdal Akif »i ve 3. perdesini bestelediği «İstanbul Efendisi» operetindeki «Karamanlı Bakkal’ı muvaffakiyetle oynamıştır. Üstat bundan başka Karagöz de oynatırdı. 1933 yılında kurulan «Karagözü Sevenler Cemiyetine Başkan seçilmiş ve bu görev ölümüne kadar devam etmiştir.
Ali Riza Beyin musiki ile ilgisi 14 yaşında başlamıştır. ilk çaldığı enstrüman Kanun olduğundan «Kanunî Ali Riza bey» de denirdi. Sonraları piyano’ya başlamış ve eserlerinin çoğunu piyano ile yapmıştır. Yüzü aşan eseri arasında «Çapkın Süleyman», «Macun Hokkası», «Kayseri Gülleri», «Fettan Kız» operetleri de yer almaktadır. Radyolarda, gazinolarda sık sık ve zevkle dinlediğimiz «Efenin Bayramı», «Siyah Gözlü Kadın», «Leyl olur kî» «Yıldızların Altında» ve benzeri şarkıları vardır. Eserlerinden bazıları rahmetli Melâhat Kâzım Hanım tarafından Kolombia plâklarına okunmuştu. Üstad, en çok sevdiği eserinin, altı ayda bestelediği «Zavallı Aşk» olduğunu, yirmi dakikada yaptığı «Yıldızların Altında» fantezisinin de yirmi beş bin plâğı satılmak suretiyle rekor kırdığını söyler ve gülerdi.
1929 – 1934 yılları arasında, haftada iki defa Aksaray, Haseki’de Melâhat Kâzım’ın evinde toplanılır, bu toplantılara Nuri Halil Poyraz udla, Ferruh kemanla, Şeref viyolonselle katılırlar, Kaptanzâde de kanunla refakat ederdi. Verilen çalışma aralarında, kanunun tellerini üflemek suretiyle taksim yapmak, şarkı çalmak pek hoşuna giderdi hocanın. Balıkesir Çocuk Esirgeme Kurumu’nun rica ve daveti üzerine Balıkesir ve Edremit’te konserler verilmek İçin 2 Şubat 1934 tarihinde Balıkesir’e hareket edilmişti. Heyette Melâhat Kâzım, Nimet Hanımlarla, Kemanî Ferruh,
Viyolonist Şeref, eski bir muzika subayı Keramettin Beylerle, Cemâl Nâdir merhumun Amcabey’ine pek benzediği için «Amcabey» diye çağırılan Hâmi Bey’de idareci olarak bulunuyordu. Balıkesir’de verilen konserler muvaffakiyetle geçmiş, Edremit’e gidilerek ilk konser verilmişti, ikinci konser 15 Şubat 1934 gecesi idi. Provalar sırasında Hocanın göğsünde ağrılar başladı ve bu tempo ile ikinci konser de verilip, kaldığımız «Çınar Palâs» oteline dönüldü. Ali Riza Beyin ağrıları devam ediyor, verilen ilâçlar da fayda sağlamıyordu. Gece geç saatlere kadar oturuldu. Bir aralık Hoca yatacağını söyledi ve odasına çekildi. Her gün çok erken kalkan Kaptanzâde’den o sabah ses sada çıkmadı, odasına giridildiğl zaman da, karyolasının ayak ucunda ölü bulundu. 16 Şubat 1934 Cuma günü, kadirşinas Edremit’lilerin omuzlarında ve askerî bando refakatinde Köycük mezarlığına götüren ve gömülen Kaptanzâde Ali Rıza Bey, arkasında bıraktığı değerli besteleri ile ölümsüzler arasına katılmıştı bile…
El yazısını taşıyan notaları talebesi Melâhat Kâzım Hanım tarafından İstanbul Belediyesi Konservatuarı icra Heyeti Üyesi Göksel Hanıma verilmiştir. Nur içinde yatsın.
Yazan: İzzet Halkacı

Kaptanzade Ali Rıza Bey

Kaptanzade

Musiki sayfasına geri dön

Hayali nasıl bir sanatçıdır?

Son zamanlarda bir iki defa Ramazan münasebetiyle televizyonda Karagöz oynattılar. Bir kere yazdım bir kere daha yazıyorum. Berbat bir şeydi. Hayâl oyunuyla en ufak bir alakası olmadıktan başka çok da cahilaneydi. Birincisinde ikaz ettik, ikincisini aynı berbatlıkta oynatmakta tereddüt etmediler. Ben de bu güzel Türk sanatına vâki hürmetsizlik ve itibar kırıcı harekete karşı bilen bilmeyene Karagöz oynatmanın ne demek olduğunu anlatmak suretiyle bu sanatı müdafaaya mecbur oldum.
Karagöz oynatmak sanatı ki buna eskiden “Hayâlî” denirdi. Eski ilanlarda Hayâlî Katip Salih Efendi, Hayâlî Şair Ömer Efendi, Hayâlî Tezgahçı Mehmet Efendi gibi… Bir insan Hayâlî olmak için birçok vasıflara ve malûmata sahip olmak lazımdır. Düşünün ki Karagöz oyunu tasvirlerle canlandırılan bir nevi tüluat veya ortaoyunudur. Bu oyunlarda mevcut olan canlı sanatkarları Karagözcü bir kişide toplayacaktır.
Onun için Karagöz oynatmak çok zor ve onun için de sanatkarı az bir temaşa koluydu. Rağbet görmediği veya iyi sanatkar yetişmediği ve işte bizim televizyon gibi kolay ve işten anlamayan müşterilerle karşılaştığı için elden gitti. Hâlâ Karagöz’ü modernleştirip Yunanlıların yaptığı gibi beynelminel temaşa çeşitleri arasına sokmak şöyle dursun alelade ve klasik bir Karagöz perde açışını bile yapacak bir sanatkar bulunabileceğini zannetmiyorum. Onun için bizler gibi daha yüzlerce amatör kimselerin Karagöz hakkında bildiklerini söylemeleri, bunların derlenmeleri ve ilmi şekilde yeniden birleştirilip hayal sanatının bir rehberinin yapılması ondan sonra hayali yetiştirilmesi en doğru yoldur. Yoksa bugünkü haliyle geliştirmeye kalkışmak bu yalan yanlış ve manasız malumatı kültür vesikası haline getirmek olur.
Ben hakiki bir hay^lî sanatkarı iyi bir diplomata benzetirirm. Yani bir hayali’de bulunması gereken bilgiler ve vasıflarla iyi bir diplomatın sahip olması lazım gelen meziyetlerde bir benzerlik hiç değilse türlülük bakımından bir paralellik görürüm.
Her şeyden evvel bir diplomat hoş sohbet olmalıdır. Nüktedan, kolayca insana hulûl eden bir kimse olmalıdır. Fizik olarak güzel iddiası tercih edilirse de bunun ehemmiyeti ikinci derecededir. Ondan sonra mutlaka güzel sanattan anlamalı, meşhur ressamlar, heykeltraşlar, dünya şahaserleri hakkında ciddi malumatı olmalı ve elbette bir antika meraklısı sayılabilecek kadar eski eserlerden anlamalıdır. Bir fincan veya kutu yahut kaşık koleksiyonu gibi, pul çok yaygındır, koleksiyonu bulunmalı. Birkaç dili güzel konuşmalı. Sesli dedikoduları hazırlamakta mahareti ve ricali darıltmayacak kadar zarif ve nazik, fakat inatçı olmalıdır. Edebiyat, musiki, tiyatro konserleri hakkında konuşabilmeli, tarihi malumatı ihtisas derecesine vardıracak kadar zengin olmalıdır. Bütün bunların yanında sadece siyasi ahidnâmelerin ana hatlarını hazırlaması kafidir. Diğer bütün malumatı yanındaki mütehassıslar ve teknisyenler verirler. Bir diplomatın en büyük başarısı bulunduğu memleketin ileri gelen devlet adamlarıyla dost olup onların kendisiyle sohbet etmeyi arayacak kadar sempati ve ilgi kazanmasıdır. Bu da ancak söylediğim vasıflarla olur. Ben böyle Türk diplomatları gördüm.
Gelelim karagözcüye;
Bir – iki Hayâlî’de her şeyden evvel Divan edebiyatına ve bu musikiye vakıf olmalı, daire çalmasını bilmeli, perde gazellerini ve çeşitli şahsiyetlerin çıkışlarında okunacak şarkılarını okuyabilmesi gerekir. O halde sesi de iyi olmalıdır. Bundan başka sesi incelip kalınlaşacak bir hançereye malik olmalıdır ki kalın fasılları ve Karagöz’ün gırtlaktan gelen kaba sesini çıkarabilsin. Ondan sonra mutlaka hoş sohbet olmalıdır. Çünkü, Karagöz muhaveresi her ne kadar girişte basmakalıp bir tekerlemedir ama sonradan Hacıvat’ın güzel sohbetler yapması ve Karagöz’ü tuhaflık etmeye sevketmesi lazımdır. Bu da ezberlemekle olmaz, Yani iyi bir tüluatçı olmakla beraber Hacıvat şive ve edasıyla bir müsahabe yapabilmelidir.
Ondan başka Karagöz’deki bütün taklitleri yapması, yani kuvvetli bir maksat olması lazımdır. Bu da oldukça nadir bulunan vasıflardandır. Sonra tasvir dediğimiz Karagöz resimlerinin en azından tamirini yapacak kadar tasvir kesmeyi, dikmeyi bilmelidir. Ve nihayet tasvirleri değneklere taktıktan sonra konuşmayla tasvirin hareketini senkronize etmeyi ve bunda asla hataya düşmemeyi, bir elinde iki tasvir oynatmayı becermelidir. Bunlar ise gördüğünüz gibi dünden bugüne Allah vergisi olarak elde edilecek şeyler değildir.
Ama efendim, bunu kimler yapabilir?
Zamanında bunları yapanlar vardı. Biz yetiştik. Bizden evvel daha da ustaları varmış. Gerçi marifet iltifata tabiidir. Ama biraz da bu mesleği sevmek lazımdır. Çünkü aşk olmadan meşk olmaz. Fakat sadece aşk da kifayet etmez.
Şimdi böyle bir Hayâlî yetişebilir mi? Vallahi ben hiçbir zaman bizim milletin kabiliyetinden şüphe etmedim. Üst tarafı ciddi ve rasyonel bir sistemle çalışılırsa yavaş yavaş bugüne uygun Hayaliler yetişebilir. Çünkü öyle vasıflılar var ki vaktiyle meddah İsmet Efendi’den daha kuvvetli görünür büyük istidatlar vardır.
Burhan Felek – 13.09.1976 – Milliyet gazetesi

Kastamonulu oduncu Himmet

Kastamonulu oduncu Himmet ağa karagöz perdesindeki ikinci en büyük tasvirdir, en büyük tasvir Mal Çıkarma (Hazine çıkarma) oyunundaki Canan tasviridir. Himmet ağa tasviri ise yaklaşık 50 cm civarındadır, Karagöz’ün 30 – 35 cm civarında olduğunu düşünürsek karagöz’ün yaklaşık 1,5 katı daha uzundur diyebiliriz. Kaba saba bir tiplemedir, Yöresel lehçe ile konuşur, yazıcı oyununda yavuklusuna mektup yazdırmak için Karagöz’e gelir ve “Hani akyayla” diye sorar, karagöz Hacıvat’a akyayla nedir diye sorunca Hacıvat “kağıt” demek istemiştir o der. Bir oyunda Karagöz’ün karşısına gelir karagöz selam verir ama Himmet Ağa duymaz, bunun üzerine Karagöz eve gidip merdiven alıp gelir ve Oduncu Himmet’e merdiven dayayıp konuşur. Cevdet Kudret’in yazdığı üç ciltlik Karagöz adlı kitapta “Dağda da davar güderim” adlı türkü ile geldiği yazar, Tacettin Diker “kekliği düz ovada avlarım” türküsünü komik bir şekilde okuyarak getirirdi. Ben “Manda yuva yapmış söğüt dalına” türküsünü okuyarak getiririm.

Kastamonulu oduncu Himmet ağa
Kastamonulu Oduncu Himmet Ağa

Tavtatikütüpati

Tavtatikütüpati, klasik karagöz oyunlarından Kırgınlar oyununda yer alır, her cümlenin sonunda Tavtatikütüpati dediği için bu isimle anılır. Kırgınlar oyununda Hacıvat, Karagöz tarafından küpün içine saklanır, Hacıvat’ın karısı kocasının eve gelmemesi üzerine yeğenleri Demeli, Dediğigibi ve Tavtatikütüpati’yi Hacıvat’ı araması için gönderir.

Tavtatikütüpati – Hamburg Museum for Völkerkunde

Karagöz Tetkikleri

Türk halk dehasına iman etmiş birkaç münevverin zaman zaman gazete ve mecmualarında alevlendirdikleri münakaşalar haricinde, Karagöz tetkikleri, henüz memleketimizde layık olduğu ehemmiyet derecesine yükselememiştir. Bu meseleye temas eden her müdekkikin görmek mecburiyetinde olduğu gölge tiyatrosunun geniş bir tekâmül tarihini çizen Jakob’ un kitabından (1) ve Ritter’in mesaisinden (2) mâdâ Avrupa mecmualarında çıkan müteaddit makaleler (3) ne kadar etraflı olurlarsa olsunlar bu sahaya ancak Türk yazıcılarının ilave edecekleri çok şeyler mevcuttur. Prof. Jakob adı geçen kitabında gölge tiyatrosunun (bu arada Türk gölge tiyatrosunun – Karagöz’ün) menşei ve tekâmülünü vâkıfane bir şekilde izah etmesine rağmen henüz bu husustaki vesikaları tamamıyla tüketmiş addedilemez ve kendini bu sahaya hasredecek dikkatli bir mesai, gölge tiyatrosunun İstanbul’da temerküzü neticesi Karagöz’e inkılabından sonra geçirdiği tekâmül kısmına ait aydınlatıcı vesikalar bulabilir. Ve işte asıl bizi alakadar eden cihet gölge tiyatrosunun menşeinden ziyade Karagöz’ün İstanbul muhitinde teşekkülünden sonraki safhasıdır. Selim Nüzhet Bey Türk Temaşasında (4) bizde bu meseleye temas eden bütün yazıcıların yaptıkları gibi Jakob’ un kitabından satır satır mülhem olup giriş ve tarihi malumat kısmını tamamıyla ona medyun olduğu halde sırf indi bir mütalaaya istinat ederek söylediği şeyler meseleyi haddizatında pek sarih olduğu halde lüzumsuz bir mugalataya boğmaktadır.

 Selim Nüzhet Bey adı geçen kitabında (Karagöz – MeddahOrtaoyunu) mihveri etrafında topladığı malumatın bilhassa kendi yetiştiği zamana ait şahıslar ve oyunlar hakkındaki kısım fevkalade kıymetli ve teşekküre değer bir mahiyet arzetmekle beraber Jakob’dan aldığı tarihi menşe kısmında müellifi hiç anlamamaktan doğan bariz hatalara gark olunmuştur ki bu her halde Almanca olan kitaptan ikinci bir elden istifade etmiş olmasından neş’et etmiş olsa gerektir.

 Kitabında “Doktor Kahob Karagöz’ün Çinlilerden Moğollara geçtiğini” diye bir ifade kullanıyor, bu meseleyi şöylece bir göz atmış herkes bilir ki Jakob böyle bir istilâhı bu yerde katıyen istimal etmez; daima gölge tiyatrosu tabirini kullanır. Halbuki bu tiyatro tekniği Çin, Siyam, Cava, Orta Asya memleketleri, Mısır, Suriye, 16. Asırdan itibaren Avrupa ve şimal memleketleri gibi geniş bir coğrafyanın malumudur. (5). “Zaten bize Arap ve Acem’den çok şeyler geçtiği..” yolunda ileri sürdüğü mütalaa tamamiyle yersizdir. Elinde reddedilmez vesikalar olsa bile gölge tiyatrosunun Çin’den intişarı yolunda Jakob’un ileri sürdüğü faraziye reddedilmiş olmaz. Çünkü Türkiye’ye Çin’den gelen yollar Acem ve kısmen Arap memleketlerinden geçer. (6) Selim Nüzhet’in ileri süreceği mütalaa ve vesikalar eğer hep bu Arap – Acem mihveri etrafında dolaşacaksa Jakob’u takviyeden başka bir şey yapmış olmayacaktır.

 Çuvala doldurulmuş vesikalardan (Osmanlı Müellifler) gibi kocaman bir kitap çıkarmak “Osmanlı Alimlerine” has bir keyfiyetti ve onlarla beraber bir sır olarak mezara gitti. Prof Jakob bu hususta söylenebilecekleri söylemiştir ve buna ilave olarak bir şeyler katabilecek Türk müdekkkiki henüz mevcut değildir. Karagöz’e gelince, bütün menşe ve tekamülünü gölge tiyatrosunun menşeine bağlarsak, bizim için asıl çalışma sahası bütün vuzuhu ile önümüzde açılır. Zaten işin en lüzumlu olan bu tarafı Selim Nüzhet’i de sürüklemiştir; zira eserinin en ziyade işe yarar olan kısmı gölge tiyatrosunun İstanbul’da tavazzuundan sonra meydana çıkan Karagöz’e ait kısmıdır. Nitekim Sabri Esat Siyavuşgil Eminönü Halkevinde verilmiş, bilahare kitap şeklinde de intişar etmiş bir konferansında tarihi tekamülü tamamiyle Jakob’a istinaden – arada sırada bazı yeni tarihi kayıtlar ilave ederek – verdikten sonra bu oyunun – Karagöz – bilhassa İstanbul’da teşekkül ve inkişaf ettiği meselesini bir taslak halinde vazetmiş ve 1940 – 41 ders senesi halk edebiyatı medhal yaparak Karagöz’e dair verdiği bir sömestreden az bir müddet devam eden serbest derslerinde daha geniş olarak temas etmek fırsatını bulmuştu. Mumaileyhin bu kısa fakat orijinal mesaisi ileride daha semereli bir şekilde inkişaf ümitlerini ihsas ettiriyor.

 O haklı olarak – bu yolda metotlu ve bilhassa dikkatli bir surette hareket edecek her müdekkikin yapacağı gibi – Karagöz piyeslerinde tecelli eden bütün içtimai hadiselerin İstanbul’da cereyan ettiğini söylemekte, Balkanlara ve Anadolu’ya doğru intişar eden bu oyunun koyu mahalli hususiyeti yüzünden kısmen mahalli tesirlere tabii kısmen de muhitin zevkine göre tabii bir istifaya tabi olduğunu kaydetmektedir. Ayrıca oyundaki tiplerin İstanbul’a has vasıflar taşıması da buna ilave edilecek olursa Karagöz perdesinin İstanbul içtimai hayatının satirik bir aynası olduğu meydana çıkar ki bütün bu işaretlerden henüz memleketimizde emeklemek vaziyetinde olan Karagöz tetkiklerine hangi istikametten başlanılması lazım geldiği tamamıyla meydana çıkar.

 Şimdiye kadar hiçbir teşebbüs garplıların gayet vâkıfane yaptıkları tarihi tetkikat ve metin neşri tecrübeleri müstesna olmak üzere Sabri Esat Siyavuşgil’in yaptığı – küçük ve ıslaha muhtaç olmakla beraber – çalışmaları kadar faydalı olmamıştır. Karagöz tiplerinin – mükaleme ve tasvir tekniği bakımından – ve piyeslerinin birbirine muvazi olarak İstanbul’da cereyan etmiş tarihi ve sosyolojik hadiseler cephesinden halk psikolojisini meydana koyacak şekilde işlenmesi lüzumu memleketimizde süregelen bu yoldaki anlaşamamazlıklara  bir son verecek ve ilim aleminde şimdiye kadar süregelmiş Karagöz tetkiklerine yeni bir mecra açacaktır. Şüphesiz bunun için de ilk önce Karagöz piyeslerinin neşredilmesi lazımdır. Şimdiye kadar Avrupalı birkaç müsteşrikin yaptığı neşir ve tercümeler (7) İstanbul’da Arap harfleriyle edebi üsluba sokulmak istenirken orijinalitesi az çok bozulmuş mahdut piyeslerden başka bir neşir mevcut değildir. Memleketimizde Karagözle uğraşan mahdut birkaç zatın elinde gerek şimdi bulunmaz olan bu tablardan ve gerekse eski hayacilerin repertuarında mevcut olan el yazması olarak intikal etmiş piyeslerin kopyaları mevcut olduğunu zannediyorum. Ayrıca henüz hayatta olan birkaç Karagözcünün repertuarı ile bazı eski ailelerde ecdattan kalmış yadigarlar bu yekuna ilave edilirse bu piyesleri neşir işi için mukaddem bir toplama ameliyesine ihtiyaç olduğu meydana çıkar ki bu iş bir an önce yapılmalıdır. Şimdiki halde İstanbul’un en iyi Karagözcüsü olduğu erbabı tarafından tasdik edilen İrfan Açıkgöz’ün sandığını gördüm ve merhum Hayâlî Memduh Bey’in sandığının da oğlunun yanında olduğunu haber aldım ki bunların hiç birisi sanatlarına artık devam edecek vaziyette olmadıklarından ellerinde mevcut vesaiti hemen satmak üzeredirler. Teşebbüslerim lazım gelen alakayı uyandırırsa inşallah bu iki hazine dağılmaktan kurtarılmış olacaktır. Şimdiki halde inkılap müze ve kütüphanesinde bir karagöz odası mevcut ise de (8) işin derecei ehemmiyetine nisbetle bunun kafi gelmeyeceği aşikardır. İstanbul’da belediyenin mali yardımları ve himayesiyle bu işten en ziyade anlayan Prof. Ritter’in himayesinde bir Türk Temaşası Enstitüsü’nün kurulması zamanı çoktan geçmiştir. Bu hususta yapılacak herhangi bir teşebbüse bütün İstanbullu münevverlerin koşacaklarından eminim. Bu suretle teşekkül edecek müessese başlangıçta ne kadar mütevazi olursa olsun bütün malzemeyi topladıktan sonra yavaş yavaş emin ve sarsılmaz bir şekilde şimdiye kadar yapılan tetkikatı sistematik bir surette tamamlayacak ve bize asıl lazım olan şeyi, sahibi selahiyet gençleri yetiştirecektir.

 Şarka ait her şeyle alakadar olan müsteşriklerden ve biz de yeni yeni uyanmaya başlayan “Folklore” meraklılarından mâdâ bu Karagöz meselesine zaman zaman temas eden ve uyandırdıkları alaka bir müddet devam eden günlük gazete muharrirleri ve mecmuacılarını da burada üçüncü ve karakteristik birer (Karagözcü grubu) olarak anmadan geçmemek lazımdır. Bu meselenin gazetecileri alakadar etmesi Ahmet Rasim’den başlar; merhum muhtelif fırsatlarla eski İstanbul hayatına dair tablolar çizerdi ki bu meyanda en kıymetli yazıları Türk Temaşasına ve külhan belgelerine ait olanlardır.

  1. Dr. Gerorg Jakob, Geschicte des Schattentheatre in Morgen und Abendland. 2. Auflage, Hannover 1925. Eserin Türklere ait kısmının tercümesi Orhan Şaik Gökyay, Türklerde karagöz, Eminönü Halkevi neşriyat 1938. Müellifin bu mevzua ait gerek kitap halinde gerekse makale halinde başka yazıları vardır.
  2. Dr. H. Ritter, Karagös Türkische Schattenspiele 1 Die Blutpannel, 2 Die Falsche Breut, 3 Die blutige Nigar. Almanca tercüme ve notlar ilave edilerek Karagöz piyeslerinin en güzel neşrini teşkil etmektedir. Müellif şimdi ikinci baskısını hazırlamaktadır.
  3. Bu hususta yukarıda ismi zikredilen Jakon’un kitabının notlarına bak. ZMG de bu mevzuda bir çok makaleye denk geldim. Karagöz bibliyografyası hakkında bir makale yazmak niyetindeyim.
  4. Selim Nüzhet, Türk Temaşası (Meddah – Karagöz – Ortaoyunu) İstanbul 1930, bu kitapta Türk temaşasının üç cephesi hakkında ekserisi ağızdan naklen mühim tafsilat verilmektedir. Bilhassa bu şubelerin son mümessillerinden toplanılan eşya resimleri şayânı dikkattir.
  5. Bknz. >>Sabri Esat Siyavuşgil, İstanbul’da Karagöz 1938. Eminönü Halkevi.
  6. Fazla olarak Jakob’da bulunan ve meseleyi artık münakaşa götürmez bir şekilde halleden deliller, gölge tiyatrosunun Arap ve Acemlerden evvel Türkler arasında intişar ettiğini göstermektedir. Jakob’un kaydettiği gibi Çinlilerden Moğollara geçmiş bir oyunun  aynı etnolojik camia içinde beraber yaşayan Türklere Acemlerden sonra geçmesine hiçbir surette imkan yoktur.  Bu hususta İran menbalarından alınma delilleri Jakob zikretmiştir. Ayrıca müellifin Jakob’dan yanlış olarak naklettiği Mısır’da vücuda gelmiş bir yazımda lügatte bulunan filolojik delillerde bunu reddedilmez bir hale getirmektedir. Jakob’da Kuburcak şeklinde mevcut bu kelimeyi Selim Nüzhet Bey Kolkorçak şeklinde nakletmektedir. Acaba muhterem müellif bu kelimeyi tashih edecek yeni delillere mi rastladı?
  7. Bu konuda Jakob’un karagöz kitabına müracaat edilmelidir.
  8. Müzenin küçük bir odasında toplanan bu koleksiyon pek zayıftır. Tasvirler sekiz kanatlı buzlu camlı bir paravan arkasında teşhir edilmektedir ki bu bana Katip Salih’in Karagöz’de inkılap yaparken kullandığı buzlu camdan perdeyi hatırlattı, ki bilahare tasvirler harap ettiği için terkedilmişti. 50 parça Karagöz tasviri bulunmaktadır. Ayrıca ortaoyunu levazımatı ve Kavuklu Hamdi’nin oyunlarından ikisini tasvir eden iki tablo mevcuttur. Ayrıca harap bir şekilde muhafaza edilmiş bir kukla camekânı vardır. Koleksiyonun en güzel parçası duvara boydan boya gerilmiş güzel bir Karagöz perdesidir.

M. Tahir Alangu – Yeni Türk Dergisi – 1933

Karagöz (Refi Cevad Ulunay)

Matbuat âleminde pek çok mizaha mütemayil şahsiyetler vardır. Bu zevatın ekseriyeti matbuat âleminin hazırcevap, nüktedan şahsiyetleridir.
Ekseriya sarayda hayâl oyunu oynandığı zaman “Çeşmi Siyah” ile Hacıvat muhaveresinde sanatkarlar birbirlerine, târiz etmekte âdeta yarışırlar, bilhassa Samatya’lı Takvor adlı bir Hayâlî vardı ki nükte ve cinasta emsali yoktu.
Avam arasında “Karagözcü” diye anılan bu sanatkarları havas “Hayâlî” tâbir ederler.
Çocukluğumuzdan beri bildiğimiz Karagözcülere Hayâlî tâbirini kullanmak bir nezaket eseridir.
Bu itibarla Hayâlî;
Perde kurdum, şem’a yaktım, gösterip Zıll-i hayâl tâbirince çocukluğumuzdan beri Karagöz denilen bu oyun tasavvufa istinad eden bir eğlencedir.
Bu derecede tasavvufi ifadeye zemin teşkil etti ki Arapça bile Karagöz oynatmak Arabistanda hatta Cezayir’de bile mevcuttu.
Muhtelif perde gazelleri vardır, en meşhuru;
Perde kurdum, bezm-i irfâna safâ göstermeye
Şem’a yaktım suret-i ibretnumâ göstermeye
Tâ ezel feyyâz-ı kudret şem-i icâd eylemiş
Levha-i rengini şevki bî bahâ göstermeye
Yadigârı hazreti Şeyh Küşteridir perdemiz
Âlemi fânide bir rengi baka göstermeye
İtibar atsun sunuâtı zamanı seyreden
Yoktur istidadı fıtrat bir daha göstermeye
Benliği terket eğer insan olam dersen çalış
Kûşe-i mahviyyat içre itilâ göstermeye
Karagöz ve Hacıvat’ın bütün felsefesi birbirlerini tokatlamaya kalır, tabii bu münazarada galebe, karagöz tarafındadır.
Karagöz ile Hacıvat oyunu Karagöz’ün aşağı atlaması ve Hacıvat’ın kaçması ile biter.
Karagöz’ün halinden şikayeti bütün seyircileri kahkahalarla güldürür.
Bu monolog şöyledir;
“Uff bayıldım, muşmula gibi yerlere yayıldım, amanın kafam, omuz başlarım, samur kaşlarım, diz kapaklarım, kırmızı yanaklarım”
Karagöz’de şikayet iki kişiye münhasırdır. Zaten Karagöz’ün mucidi olan büyük mutasavvıf Şeyh Küşterî bu oyunu kurduğu zaman bütün eşhası iki kişi üzerine hazırlamıştı., bunlardan biri Hacıvat Çelebi diğeri de Karagözdü.
Burada Hacıvat Akli evveli, Karagöz de nefs-i emareyi temsil ediyordu.
Bunların haricindekiler oyunu zenginleştirmek icad edilen tuhaflıklardan ibaretti.
Karagöz’de bilhassa karakter temsiline ehemmiyet verilir, mesela baltası omuzunda odun yarıcılığı yapan Himmet Dayı başlı başına bir tiptir.
Lahur şal satan İranlı bir taklit yalancısıdır.
Karagöz günden güne zenginleşmiştir, meselâ, Karagözün ağalığı, Leyla ile Mecnun’u temsil eden bahçe oyunu, Balıkçılar, yeni oyunlardan; Bursalı leyla, Büyük Evlenme, Ferhad ile Şirin, çifte hamamlar, Kağıthane safası, Kanli Kavak, Kanlı Nigar, Kırgınlar, Yazıcı, Ters Evlenme, Meyhane, Tahmis gibi oyunlarla ayrı bir kıymet verilmiştir.
Refi Cevad Ulunay – 17.9.1967

Karagöz perdesi (Köşe yazısı)

Geçen gün şair Sunay Akın’la söyleşiyorduk, birdenbire bana; “Biliyor musunuz Karagöz Çingeneymiş, araştırıyordum, öyle çıktı” demez mi. Bilmiyordum.
Böyle durup dururken şaşırtmaca soruları Ataç da sorardı. Demek Sunay Akın da konuşurken şaşırtıcı sorular patlatan kuşaktan.
Elimde, Cevdet Kudret’in “Karagöz” adlı yapıtının ikinci basımı var (Bilgi Yayınevi). Eşi İhsan Hanım, “Cevdet Kudret ailesinin derin dostluk duygularıyla…” diyerek yollamış… Teşekkürler, karşılıklı dostluklarla.
Kalın kitabı şöyle bir karıştırdım. Karagöz’ün de Hacıvat’ın da Çingeneliğine rastlayamadım. Bana göre Çingene olsa ne yazar, olmasa ne yazar!
Yıllar önce bir yazımda “Sen bir garip Çingenesin, gümüşlü zurna neyine gerek” yazmıştım da Çingene okurlar mektup üstüne mektup yazarak “Çingeneleri küçümsüyorsun” diye dünyayı burnumdan getirmişlerdi. Bir daha öyle şeyler yazmak mı, tövbe! Bir tartışacakları varsa Sunay Akın’la kapışsınlar, salık veririm.
Karagöz, herkes bilir ki bir gölge oyunudur. Uzakdoğu’dan kopup Batı’ya gelmiştir (Çin’den çıktığı söylenir) Çin’den çıkıp bizim Bursa’ya gelmiştir. Söylentiye göre Sultan Orhan (1324 – 1362) döneminde Bursa’da bir cami yapımında Karagöz demirci, Hacıvat da duvarcı olarak çalışmış. Durmadan ince alaylı konuşurlarmış, bu konuşmalar çalışanların işlerini aksatırmış. Sultan Orhan tutmuş ikisini de astırmış.
Evliya Çelebi bu, böyle öyküler duyar da karışmaz mı, karışır. Hayali oldukça geniştir, durmadan döşenir. Karagöz’le İstanbul Tekfuru Konstantin’i bile arkadaş eder.
Bizim çocukluğumuzda Ankara başkentti, ama Karagöz yoktu. Bir gün “Karagöz geldi” dediler. Ulus alanındaki Halk Sinemasına dolduk. O yıllarda Ankara’da iki tane sinema vardı; biri yeni, diğeri Halk. Kaç yaşındaydım bilmiyorum ama gölge oyununu ilk defa görüyordum.
Kim oynatmıştı Karagöz’ü? Naşit mi, Hazım Körmükçü mü, onu da bilemeyeceğim. Pek hoşlanmadım desem doğrudur.
Şehzadebaşı’nı, Direklerarası’nı bilenler coşuyorlardı. Devrin 30 – 40 binlik Ankarası. Şimdi kaç milyon? Ramazanlarda Karagöz de oynatıyorlardır, Hacıvat da.
Son yıllarda Hayâlî Küçük Ali radyoda, televizyonda sahnede çok Karagöz oynatmıştır, ama bizim çağımız geçti.
Şairlik dönemimizde Karagöz – Hacıvat ağzıyla birbirimizle dalga geçerdik. Aramızda bu işi en iyi bilen Orhan Veli’ydi. Elini kulağının ardına koyar “Hay Hak” diye başlardı:
Sâki ele al câm-ı safa dem yenilendi
Dillerde elem kalmadı âlem yenilendi
İzin tozunu didelerim eyledi revnak
Ko acımasın yâreme merhem yenilendi.
Burada Karagöz’ün de Hacıvat’ın da klasik bir gazeli vardır, hemen söylenir ve tekerlemeye geçilir.;
Seyredip dikkatle bak yârâna karşı perdemiz
Açılır güller gibi handana karşı perdemiz
Oniki bend ile böyle bir çâr gûşedir
Rabt olur bir canibe meydâna karşı perdemiz.
Orhan Veli bunları söylerken Karagöz oynatmasa bile oynatıyormuş gibi keyiflenirdik. Şair, şiirinde yararlanacağı her sözün tadını, tuzunu çıkarmalıdır. Gölge oyununa boşuna ibret perdesi dememişler. İbret alınacak çok şey vardır. Cevdet Kudret Hoca’nın kitabı çok şey veriyor.

Mehmed Kemal – Cumhuriyet Gazetesi – 27 Mart 1993

Politik Karagöz

 Gazetelerin, dergilerin olmadığı dönemlerde bazı hayaliler karagöz gösterisinde güncel olayları yorumlayıp gerektiğinde politik taşlamalar yaparlarmış. Bu yüzden Sultan Abdulhamit ve Sultan Abdülmecid döneminde Karagöz’ün yasakladığı dönemler olmuş. Prof. Metin And hocamızın bu konu ile ilgili “Karagöz siyasal bir taşlamaydı da” adlı bir makalesi vardır.
 Ben 1997 yılında bu sanata başladım, pek çok hayâlîden karagöz seyrettim ama şimdiye kadar politik karagöz oynatan görmedim. Gerçi Türkiye’de ne bu duruma uygun bir ortam var ne de böyle bir seyirci kitlesi var. Yapılırsa bir seyirci kitlesi oluşabilir tabii ki.
 2011 yılının yaz başında İtalyan sanatçı Mario Rizzi (Mario İstanbul’u çok seven ve sık sık İstanbul’a gelen birisidir) benimle iletişime geçerek birlikte politik bir oyun yapabilir miyiz diye sordu, benim tabii ki cevabı vermem üzerine çalışmalara başladık. Konu İstanbul’da Sulukule, Ayvansaray, Fener, Balat ve Tarlabaşı semtlerinde uygulanan kentsel dönüşüm projelerinde fakir fukaranın evlerini kaybetmeleridir. Karagöz mahallede evi olan fakir bir kişi, Hacıvat ise onu kentsel dönüşüme ikna etmeye çalışan bir tiptir. Sonunda mahalledeki geleneksel evler yıkılır ve yerlerine modern! Binalar dikilir ve mahalle sakinleri evlerini kaybederler (Sulukule’nin bugünkü durumunu incelemek isterseniz tıklayınız.)
Öyküyü Mario yazdı ve ben öyküyü Karagöz oyunu olarak düzenledim, tasvirleri yaptım ve oynattım(k). Oyunun içinde bir hip hop sanatçısı, ağıt okuyan bir tiyatrocu ve bir bağlama sanatçısı da yer aldı. Oyunu 2011 yılının Eylül ayında SALT Beyoğlunda oynadık.

Salt İstanbul

SALT İstanbul, gösterinin afişi Afişi