Kimi kez gene bir beyit okunduktan sonra Karagöz gelir, ikisi dövüşürler, dönüşte
Hacıvat kaçar, karagöz yerde boylu boyunca uzanmış, burada secili bir deyişle
Hacıvat’a veriştirir. Bu kimi kez tekerleme denilen bir biçim alır, örneğin:
Aman, aman! Öldüm, bîmecâl oldum, Çıngarın sonunda kendimi yerde buldum! Amanın aseldirlerim! Darbe-i
tekmeviyenin tesirinden eşek gibi zırlarım! Amanın omuzbaşlarım, cereyan-ı
tokattan tüysüz kalan hilal kaşlarım, vücudu darbaludum ahçı kevgiri gibi
delikdeşik oldu, ey sağ cenahım, adeta temayülen meyl-i indiham etmiş de
haberim yok.
Bunu ortaoyunundaki tekerleme ile karıştırmamak gerekir. Boratav
masallarda da iki çeşit tekerleme olduğunu söylüyor. Bunların
birincisi masal başında giriş klişeleri olduğu gibi masalın
ortasında, sonunda söylenen masal okuyucusunu gerçek dışı
havaya sokmak için söz oyunları. İkincisi ise ortaoyununda
ve kimi Karagöz muhaverelerinde olduğu gibi masalcının kendi
başından geçmiş gibi anlattığı (kimi kez de üçüncü kişide
anlatılan) ve çoğu kez yalan masalları diye adlandırılan
olağan dışı serüvenlerdir. Hayali Memduh Bey’in İstanbul
Belediye kitaplığında bulunan yazma defterleri arasında
birisi semailer, tekerlemeler başlığı altında on beş
tekerleme örneği vermektedir. Hacıvat birkaç kez çıkarsa
da Karagöz’ün vuruşuyla kaçar, Karagöz yatıştıktan
sonra muhavere bölümü sona erer. Mukaddime’nin eski oynayışı
değişikti. Eldeki kaynaklara göre daha eskiden Karagöz
oyunlarında asıl “fasıl”dan önce hayvanlarla kısa bir sözsüz
oyun oynatılmaktaydı, tıpkı günümüzde asıl film başlamadan
önce canlı resim filmi gösterilmesi gibi. 19. yüzyılda Türkiye’ye
gelip bir de kitap yazmış olan Richard Dewey gördüğü bir
Karagöz gösterisini uzun boylu anlatırken şunları yazıyor:
“Bir iki dakika saydam perde boş kaldı. Derken deve sırtında
güldürücü bir görüntü acele koşarak geçti, onun arkasından
fareyi kovalayan bir kedi. Kedi uzunca bir süre fareyle acımasızca
oynadı ve sonunda onu yutuverdi. Bu sırada çalgıcı takımı
yıldırıcı sesler, patırtılarla karışık, titrek, çığlımsı
bir ses çıkarttı; anlaşılan bu ses mutsuz kedinin karnındaki
işkence odasında bulunan mutsuz farenin can çekişmesini
anlatmak içindi. Sonra garip biçimli davuldan çıkan kulakları
sağır edici sesler gitgide kesildi. Kedinin yemeği sona ermişti.
Kedi ile fare olayı seyircinin öylesine hoşuna gitmişti ki
odanın içi beğenmekten gelen fısıltı dalgalarıyla çalkalandı.
1582 sünnet şenliğini anlatan Surname-i Hümayun yukarıda adı geçen
yerinde fareyle kedi, leylek ile yılan ve büyük ejderin
insanları yutması gibi kısa oyunların gösterildiğini şu
satırlardan öğreniyoruz:
Muşla gürbenin seyrin haddan aşurdu ve leylek ile marın nezaketin yerine düşürdü.
Andan sonra bir ejder-i mehinpeykeri meydan yerine getirüb ademler yutdurdu.
Nitekim aynı şenliği anlatan bir yabancı tanık ise gölge
oyunuyla bir kedinin bir fareyi, bir leyleğin bir yılanı
yuttuğunu söyleyerek olayı doğruluyor. Eskiden bu çeşit
hayvan sözsüz ön oyunlar oynatılmış olduğuna kimi Karagöz
koleksiyonlarında rastladığımız hayvan görüntüleri de
kanıttır. Kiel’deki, Hamburg’daki, Topkapı Sarayındaki
koleksiyonlarda kedi, fare görüntüleri bulunmaktadır. Böylece
anlaşılıyor ki hayvanlarla gösterilen bu kısa sössüz
oyunlar geleneği 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar sürdürülmüştür.
Bunları ortaoyununun eski biçiminde de buluyoruz. Mukaddime ve
muhavereden sonra fasıl gelir. Muhavereden fasıla geçerken önce
Hacıvat gider. Karagöz çıkmadan:
Sen gidersin de beni pamuk ipliğiyle mi bağlıyorlar? Ben de gideyim
iydgaha, dollaba, dilber seyrine! Bakalımj ayine-i devran ne
suret gösterir, sallan bullan koca oğlan
dedikten sonra fasıl başlar. Belli başlı fasıl’ların
konularını ve kaynaklarını bir yazı dizisinde göstermiştim.
Bu kaynaklar dışında kimi özel ellerde, kimi kitaplıklarda,
yazma veya ses şeritlerinde pek çok fasıl bulunmaktadır.
Kimi fasılların konuları benzer olmakla birlikte adları değişmektedir.
Örneğin Yorgi ‘nin Mecmua-yi hayal dizisinden çıkan Karagöz
fasılları arasında Kanlı Nigar oyunu 5 nolu cüzde karagöz’ün
soyulup dayak yemesi iken aynı oyunun 6. cüzdeki ikinci yarısının
adı Karagöz’ün karaman koyunu olmasıdır. Kimi aynı fasılın
bir çeşitlemesinde olaylar dizisi değişik biçimde gelişir.
Bu yolda değiştirmelere yabancı gezginlerin kitaplarındaki
özetlerde rastlıyoruz. Örneğin Bahçe oyununa benzer oyunu
bir yabancı gezgin özetle şöyle anlatır: Bir bahçede bir güzel
(huri) bulunmakta, nöbetçiler, askerler, harem ağaları, köpekler
beklemektedir. Karagöz, Hacıvat ve çeşitli kişiler bahçeye
girmek isterler. Hacıvat’ın bütün foyasını Karagöz
bozar. Bahçeye girmek isteyenler hep güzele tutulmuşlardır.
Bir Acem gelir döğüşür. Bir elçinin oğlu elinde bir tılsım
ile gelir ve bu tılsımın yardımıyla bahçeye girmeyi başarır.
Karagöz’ün teknik gereçleri ve oynatma tekniğine gelince; tasvir denilen görüntülerin
hazırlanması ilk aşamadır. Karagöz oyununun kendisi gibi tasvircilik de can
çekişmektedir. Eski tasvirler bizden çok dışarıda yabancı müzelerde ve
özel ellerde bulunmaktadır. Tasvir yapan tasvirciler Karagöz oynatanlardan
ayrı olmakla birlikte kimi Karagözcülerin kendi tasvirlerini yapmış
olduklarını biliyoruz.
Karagöz tek sanatçının gösterisidir. Bununla birlikte Karagözcünün
yardımcıları da yok değildir. Hayali ya da hayalbaz denilen
ustadan başka bir çırak vardır. Perdenin hazırlanmasını,
oynanacak fasılın görüntülerini çekip sıraya koymaktan başka
ayrıca ustanın yanında bu sanatın öğrencisidir. Çırağın
da yardımcısı sandıkkar adını alır, o da çırağa yardımcı
olur. Tam bir fasıl dağarcığı için gerekli bütün görüntülerin
tümüne hayal sandığı denildiği için onun bakımıyla görevli
olanın adı da sandıkkar dır. Oyunlarda şarkıları, türküleri
okuyanlara yardak denir. Bu
gene eski bir geleneksel Türk seyirlik oyunu olan Hokkabaz’ın
yardağından ayrıdır. Def çalan yardımcıya da dayrezen
denir. Bunlar da şarkı söylerlerdi. Karagöz dilinde defe
dayre, zile hatem denilirdi. Bununla birlikte 16. yüzyıldan daha aşağıda sözünü
edeceğim çeşitli oyuncu takımlarını gösteren bir belgede
gölge oyuncuları “bir nefer” diye tek kişi olarak gösterilmiştir.
Belki de 16. yüzyılda gölge oynatanların hiç yardımcıları yoktu.
Karagöz üzerine incelemeler yapmış olanların hemen hemen hepsi daha çok
Karagöz’ün tarihçesi, kişileri ve oyunlarının konuları
üzerinde durmuşlardır. Bunun nasıl bir tiyatro türü olduğunu
ele almamışlardır. Karagöz’ün güldürü yöntemleri üzerinde
yazılarımda durmuştum.
Bu açıdan üzerinde durulması gereken bir sorun da Karagöz’ün
siyasal yönü ve açık saçıklığıdır. Şimdiye dek Karagöz’ün
siyasal bir taşlama olduğu üzerine incelemeciler ya susmuşlar
ya da bu yönünün olamayacağını kestirip atmışlardır.
Yeterli kanıtlarla tersine siyasi taşlamanın Karagöz’ün
en önemli yanı olduğunu göstermiştim. Şimdi bu görüşü
pekiştirmek için daha başka kanıtlar ortaya koyalım.
Gösterilen kanıtların daha önceki yazılarımda da belirttiğim
gibi siyasal taşlamanın yasak edildiği Abdulaziz çağından
önce olması ve yabancıların tanıklığına dayanması bu görüşü
doğrulamaktadır. Bize geçmeden önce Türkiye dışında iki
incelemecinin kitabında Karagöz’ün siyasal yönünü doğrulayan
iki örnek vermek yerinde olur. Profesör Jacob 18. yüzyılda
Haleb tarihi üzerine bir kitap yazmış olan Alexander
Russell’in kaynak göstererek 1768 de Rusya ile savaşın başında
gözden düşen Halep Yeniçerilerini, Karagöz alaya almış. Hükümet,
halkın büyük alkışla desteklediği bu davranışı yasaklıyor.
Bir de Kuzey Afrika’yı örnek verelim. Kuzey Afrika’da
Fransız askerleri perdeye çıkarılıyor, oyunlar Fransız
asker ve polisinin dövülmesiyle sona eriyordu. Siyasal olaylar
yerildiği için 1843 de gölge tiyatrosu yasaklandı. 1910 da
Trablus’u İtalyanlar almadan önce iki olay geçmişti.
Bunlardan birincisinde Karagöz 1870 Fransız-Alman savaşında
Paris’teki durumu gösteriyor, farelerin bir altına satıldığını
ele alarak, kuşatılmış Paris’teki Fransız askerleriyle
alay ediyordu. İkinci olayda ise Karagöz 1909 yılında 2. Abdülhamit’in
tahttan indirilmesini, halk ayaklanmasını ele alıyor, oyunda
büyük şenlik yapılıyordu. 1911 de Karagözde siyasal taşlama
yasaklanıyor.
Türkiye’ye dönersek, çeşitli yabancı tanıklar Karagöz’ün
siyasal yönüne dokunuyorlar. Bi tanık Karagöz’ün hoşnutsuz
kişilerin sözcüğü olduğu için yasaklandığını, kimi
yerlerde sınırlı olarak oynatıldığını söylüyor. Bir başkası,
Karagöz’de söyleşmelerin yer yer mizahlı, nükteli, yer
yer fitneci, ortalığı karıştırıcı olduğunu, sultana,
vezire bile sataştığını belirtiyor. Daha sonraki yıllardan
bir yabancı tanık ise bu konu üzerinde uzun boylu duruyor.
Karagöz’ün sansürü hiçe saydığını, sınırsız bir özgürlüğe
sahip olduğunu, öyle ki Avrupa ülkelerindeki gazetelerin bu
denli saldırgan olmadığını, Amerika, İngiltere, Fransa
gibi ülkelerin bile siyasal sataşmalar bakımından daha sınırlı
olduklarını, buna karşın Karagöz’ün mutlakiyetle yönetilen
Türkiye’de denetsiz, başı boş bir günlük gazeteye
benzediğini, üstelik yazılı olmayıp sözlü olduğu için
daha da ürkütücü olduğunu, kutsal tanıdığı Sultan Abdülmecid
dışında herkese saldırdığını belirtiyor. Ayrıca 1854 yılının
ağustosunda Karagöz’ün İngiliz ve Fransız amirallerine göz
açtırmayan iğnelemelerle onların ağırdan alışlarını
eleştirdiğini, onların manevralarını doğru bulmayarak öfkeyle
onlara gemilerini daha iyi çalıştırmalarını öğütlediğini
söylüyor.
Gene bu tanığa göre Sadrazam’da perdeye çıkarılıyor, bu
yüksek devlet adamını sanki bir “gâvur”muşçasına yargılıyor.
Kendini bu yargıç karşısında iyi savunamayan Sadrazam
Yedikule zindanlarını boyluyor. Tanık, Karagöz’ün bir
Boccacio, bir Rabelais, bir Petrone, bir Marforio ve Arlequin
karışımı olduğuna değindikten sonra başka yerde olsa
Karagöz’ün bu söylediklerinin bir tek satırını yazanın
ya tutuklanacağını, ya da sürüleceğini, oysa Karagöz’e
bir şeyler olmadığını söylüyor.
Gene aynı yıl bir başka tanık Karagöz’ün taşlamasını
ister paşa olsun, ister ulema olsun, derviş, bankacı, tacir
olsun herkese yönelttiğini, kimseyi esirgemediğini, her sınıftan,
her uğraştan kişiyi perdeden geçirttiğini, her birini kendi
özgü çizgilerle vurguladığını belirttikten sonra, gösterilere
kimliğini gizleyip gelen vezirin bile bunlarda kimi kez çok
sert gerçekleri işitmek zorunda kaldığını söylüyor. Türkiye’ye
bu saydığım gezginlerden daha sonra gelen Gerard ve Nervalde
Karagöz’ün halkın sözcüsü olarak yetkisi olan kişilerin
işlerini eleştirdiğini bunu yaparken kazığa, satıra ve ipe
meydan okuduğunu bildiriyor.
Bu bizi Karagöz’ün bir başka özgürlüğüne, onun açık
saçıklığına getirmektedir. Karagöz’ü yüzlerce yıl her
türlü baskıdan, yasaklamadan kurtarmak için yerli kaynaklar
bu konuda susmuşlar. Yerli incelemecilerimiz de gerçek Karagöz’de
açıklık saçıklık olamayacağını, bunun yalnız köşe başı
hayalcileri seyretmiş yabancı gezginlerin uydurması olduğunu
söyleyerek Karagöz’e toz kondurmak istemiyorlar. Gene aynı
gerekçeyle phallus (erkeklik aygıtı)un Karagöz’ün
ayrılmaz bir öğesi olacağını da benimsemezler.
Mimus ve commedia dell’arte başta olmak üzere phallus
bolluk törenlerinin bir kalıntısı olarak bütün halk
tiyatrolarının en ayrılmaz bir özelliğidir. Böyle olunca
gene bir halk tiyatrosu olan Karagöz bundan niye yoksun kalsın.
Toramanlı Karagöz (ya da zekerli Karagöz) denilen böyle phallus’lu
Karagöz oyunlarının çok oynandığını bildiğimiz gibi
sevicilik gibisinden türlü cinsel sapıklıklara değinen
oyunlar da vardır. Kaldı ki bir çok Karagöz görüntülerinde
bu türlü phallus’lu Karagözler bulunmaktadır. Örneğin
Topkapı sarayı müzesindeki Karagöz koleksiyonunda Karagöz’ün
kendisi olmamakla birlikte bir iki görüntü phallus’ludur.
Geçen yüzyılın başlarına dek yabancı tanıklar Karagöz’ün
açık saçıklığını yazılarında belirtmişlerdir. Bir tanık
Karagöz’de hiçbir sansür olmadığını, phallus’lu
Karagöz’ü, bu açık saçıklığı çocuklarla kadınların
nasıl olup da seyrettiğine de şaşıyor. Gitgide buna sınırlamalar
konulmuştur. Nitekim bir başka yabancı polisin Karagöz’e
çeki düzen vermiş olmasına karşın gene de açık saçık
olduğunu belirtiyor. Sınırlamalar ise çeşitliydi. Daha
sonraki yıllarda bir yazar Karagöz’e ancak Ramazan’ın on
beşinden sonra izin verildiğini belirttikten sonra ramazan eğlencelerinden
olan hayal- muvafıkı âdap olmayan bazı şeyleri kaldırılarak-
hâla eski hama eski tas bâki olduğunu belirttikten sonra bir
başka yerde “Hayaller çocuklar içindir” diyor.
Yakın çağlarda Karagözcü iki yönden kısıtlanmıştı. İlkin
sanat bakımından Karagözcülerin bir kahyası, kethüdası ve
onun yardımcısı bulunurdu. Bu kahyayı belediye onaylardı.
Çıraklıktan ustalığa geçmiş olan Karagözcüler buradan
bir “esnaf tezkeresi” almak zorundaydılar. Çeşitli
vesileler için bu tezkerenin parası da değişirdi.
Sanat bakımından bu denetlemenin yanı sıra polis ve halkın
güvenliği yönünden de bir takım sınırlamalar konulmuştu.
Küçük Ali birinci dünya savaşı başlamadan az önceki işlemleri
sırayla anlatıyor. “Önce zaptiye nezaretine bir dilekçe
veriliyor, bu dilekçe polis müdürlüklerine ve oradan
karakollara gönderiliyor, zaptiyenin aradığı koşullar oyun
yerinin cami, tekke ve okullardan kırk metre uzaklıkta olması,
bu oyun yerini tutanın namuslu olması ve hiçbir suçu
bulunmaması, ayrıca elinde Karagözcü belgesi olmasıdır.”
Bu soruşturma sonunda verilen bir belgede özellikle Karagözcüyü
bağlayan şu sözler ilginçtir: “Edep ve terbiye dairesinde
hikaye söylemek, meddahlık etmek ve hayal oynatmak.” Bir
dilekçe de belediyeye veriliyor. Burada aranan koşullar da şunlar:
“Karagöz oynatılan yerlerin genel sağlık bakımından sakıncalı
olmaması, yangın için iki kapı bulunması, yangın söndürme
aygıtlarının sağlanmış olması.” İşte bunlardan sonra
para karşılığında “ruhsat tezkeresi” alınırdı. Ayrıca
karagözcü Darülâceze’ye de bir para ödemek zorundaydı.
En eski Karagözcülere gelince, yazımın başında açıkladığım
nedenlerden ötürü gene bunları 16. yüzyıldan başlatmak
zorundayız. Gerçi bu arada Kör Hasan adlı bir hayalcinin Yıldırım
Beyazıt çağında yaşadığı ileri sürülmüşse de bu
hayalci 16. yüzyılda yaşamıştır. 16. yüzyıla gelince
oyuncu takımlarının adlarını veren ve takımların kaçar
kişi olduklarını gösteren bir belge de Cemaat-i hayal-i zılciyan
başlığı altında şu sanatçıların adlarını buluyoruz:
Pehlevan şah kolu, Pehlevan Sekoğlu, Pehlevan Kör Hasan,
Pehlevan Yenikapılı Ahmet, Pehlevan Çalık Ali Bali, Pehlevan
Mehmet Bursavi, Pehlevan Ahvel Mehmed, Pehlevan Yenikapılı
Hasan, Halepli Arap Mehmet, Pehlevan Vakoğlu Mehmet, Osman,
Parpul Mehmet, Çalık Osman, Süleyman, Hüseyin, Muslu, Sefer
Bali, Baba Antepli Yucuk, uzun Ali. Daha önce belirttiğim gibi
bu belgede hokkabaz, tasbaz, suretbaz, gibi çeşitli
oyuncu kolları birden çok kişiyle gösterilmesine karşın Cemaat-i
Piyade çadırları, hayal-i has, hayal-i zılciyan gibi
kukla ve gölge oyuncu takımları hep birer kişi olarak gösterilmişlerdir.
Hayal-i Has’ın ne olduğu pek belirli değildir. Olabilir ki
sarayda oynatılan kukla ya da gölge oyunuydu. Nitekim daha
sonraki çağlarda halka oynayan Karagözcülerin yanı sıra
Padişahın önünde oynayanlara Huzur Karagözü deniliyordu.
Metin And
Türk Dili Dergisi No:207 Ankara 1968