Nice ersün aki anun işleri çok
Uykuda olan görür düşleri çok
Her ki gafildür uyur ol düş görür
Uyanık olan görür düşin yorar
Uyuru uyanığı lu’batıbaz
Oynadup bir bir alur üstüne uz
Kimse bilmez hali bunun nicedür
Ha görünen uşbu gündüz gicedür
Barigâh u kârigâhtır kurulu
Oynadan bir hep içi Lu’ub dolu
Gördün ahî ol hayalbaz oyunu
Bir kıl ile nice oynadanı
Burada hayalbaz oyunu dendikten ve gece gündüz oynatıldığı belirtildikten sonra bunun bir kıl ile oynatıldığının söylenmesi yalnız 15. yüzyılda hayâl’in kukla anlamına geldiğini göstermekle kalmaz bir de bu çağda ipli kuklanın bilindiğini de gösterir.
16. yüzyıldan önce Türk metinlerinde hayal sözcüğü geçmektedir. Örneğin 2. Murat çağında Farsça’dan çevrilmiş Kâmil üt Tabir adlı yazmada:
Eğer görürse düşünde hayâlbaz
Oynardı ol kişiye taalluktur ki
Yalancı ve batıl iş işleyendir
Bu düşü gören sadaka vere.
Bunun gibi ilk kez Jacob’un ilgimizi çektiği 15. yüzyılda şairi Hamdullah Hamdi’nin Yusuf ü Züleyha’sından şu dizeleri gösterebiliriz:
Beni bir lû’b ile şikâr etti
Çün hayal’ûnu aşikâr etti
Burada da hayâl veya lû’b-u hayâl deyimleri gölge oyunu değildir. Hayâl kukla yerine kullanıldığı gibi ayrıca taklit, güldürü anlamına da kullanılmıştır. Nitekim 15. yüzyılda yaşayan İspanyol misyoneri Pedro de Alcala Granada 1505 basımlı Vocabulista arabigo adını taşıyan sözlüğünde lû’b el hayâl veya el hayâl-ü lû’b karşılığını başkalarını taklit etme oyunu (=momos contrahazedor) olarak göstermiştir.
Böyle olunca 16. yüzyıldan önce kuklanın bilindiğini ama kanıtların yokluğu karşısında gölge oyununun bilinmediğini kolayca ileri sürebiliriz.
Gölge oyununun Türkiye’ye 16. yüzyılda Mısır’dan gelmiş olduğuna dair kesin bir kanıt vardır. İlk kez Profesör Jacob’un ilgimizi çektiği bu kanıt Arap tarihçisi Mehmet Bin Ahmet Bin İlyas ül-Hanefi’nin Bedai üz-zuhur fi vekai üddühur adlı Mısır tarihindedir. Bu eserin birkaç yerinde gölge oyunuyla ilintili yer vardır. Konumuzla ilgili olan yere geçmeden önce bunları gösterelim. Bu eserin bir yerinde Memlûk Sultanı Çakmak’ın H-855/M-1451 de bütün gölge oyunu görüntülerini yasak edilip yakılmasını buyurmuştur. Bir başka yerde Sultan Melikü’n-Nasir Nasırüddin Muhammed’in gölge oyuncusu Ebul Şer’in gösterisiyle eğlendiği belirtilmektedir. Bir başka yerde de yalnız ramazanda olmayıp bütün yıl boyunca oynatılan gölge oyunu 9 Zilhicce 924 de yasak edilmiştir, bunun gerekçesi olarak Osmanlı askerlerinin bu temsillerden dönmekte olan seyircileri soydukları, aralarındaki kadın ve erkek çocuklarını kaçırdıkları gösterilmiştir. Bu kaynağın konumuzla ilgili yerine gelince, 1517 de Mısır’ı ele geçiren Yavuz Sultan Selim Memlûk Sultanı 2.Tumanbay’ı 15 Nisan 1517 de astırmıştır. Cize’de Nil nehrinin üzerindeki Roda adasındaki sarayda bir gölge oyuncusu Tumanbay’ın Züveyle kapısında asılışını ve ipin iki kez kopuşunu canlandırmış, sultan bu gösteriyi çok beğenmiş, oyuncuya bol altın ve bir de altın işlemeli kaftan armağan ettikten sonra İstanbul’a dönerken “Sen de bizimle gel, bu oyunu oğlum da görsün eğlensin” demiştir. O sırada oğlu Kanuni Sultan Süleyman 21 yaşındaydı. Nitekim bu olaydan üç yıl sonra onlarla İstanbul’a gelen altı yüz Mısırlı İstanbul’dan yurtlarına geri dönmüşlerdir. 20 Haziran 1612 de Öküz Mehmet paşanın padişahın kardeşi Gevherhan ile düğünü için Mısır’dan gölge oyunu getirtildiği ve 1. Ahmet’in Edirne’de de Mısır’dan gelen Davut el Attar ve arkadaşlarının gösterisini seyrettiği Davut el Attar anlatısındadır.
Yavuz Sultan Selim çağının güvenilir kaynaklarından biri olan İbn İlyas’ın verdiği bilgi kesin olarak gölge oyununun Türkiye’ye 16. yüzyılda Mısır’dan geldiğini gösteriyor. Bunu destekleyen başka kanıtlar vardır. 13. yüzyıldan Mehmet Bin Danyal Bin Yusuf’un manzum ve uyaklı nesirle yazdığı ve elimizde bulunan üç gölge oyunu metninin Türk gölge oyunları metinlerine benzerlikler göstermesi ; Kahle’nin bu çağlarda bulduğu eski Mısır gölge oyunu görüntülerinin Türk gölge oyunları görüntülerine benzerliği; Şair Ömer İbn-ül Ferid’in Tâîyyet el Kübra adlı eserinin içinde anlatılan Mısır gölge oyununun konularının aşağıda sözünü edeceğimiz 16. yüzyılda Türkiye’deki gölge oyunu kaynaklarındaki konulara benzerliği gibi. Ayrıca 16. yüzyılda birden Türkiye’de gölge oyunu üzerine bilgi veren kaynaklar sayıca artıyor, gölge oyunu üzerine Ebussuut’un fetvaları kuklayı belirten hayal sözcüğünün gölge oyunuyla ayrımı belirtmek için gene bu çağda hayâli zıll denilmesinin, gölge oyunu oynatanların adlarını veren listeye bu çağda rastlamamız gölge oyununun Türkiye’ye 16. yüzyılda girmiş olduğunu kesin olarak ortaya koyuyor.
Nitekim 16. yüzyılda kukla ile gölge oyununu kesin olarak ayırmaya yarayan kaynakları da bulabiliyoruz. 1582 deki Sünnet şenliğini anlatan Surname-i Humayun’un bir çok yerinde hayal oynatıldığı belirtilmiş. Ama herkesin iyi bildiği düşünülerek anlatılmayıp yalnız adı belirtilmekle yetinilmiş, buna karşın bir yerde yeni bir gösteri gibi gölge oyununun uzun uzun anlatılmış olması, gölge oyununun 16. yüzyıl için gerçekten bir yenilik olduğunu gösterir. Gene aynı yüzyılda Gelibolu’lu Ali aşağıdaki satırlarda görüleceği gibi hayâl oyununu hayâl-i zıll’dan ayırır, bunun tasavvuf anlamını da ayrıca belirtir:
Ve zıll-i hayâl oynadan taklid-i takrirde arz-ı iktidar iden yani ki verâi’l hicabda yalınız söyleyen kendüsi iken eşhas-ı mütenevviayı zuhura getürüb söyleden ustad-ı mahirlerdir. Yani ki Şeyh Şüşteri hazretleri vahdet-i vücud sırrını hicab-ı şuhud verasından gösterdiği gibi bu eşhasın nezayiri şuver-i muhtelifden izhar eyleyüb mukallidin bu tezahürleridir.
Gene bu yüzyılda kukla ve gölge oyunu türleri olan suretbazan,hayâl-i zılciyan, hayâl-i has, cemaat-i piyade çadırları, ayak kuklası gibi çeşitli deyimlere rastlıyoruz.
Mısır görüntüleri tek renktir, hareket olanakları sınırlıdır. Türkler olsa olsa yalnız perde gerisinden gölge yansıtma tekniğini Mısır’dan almış ama buna Türk yaratıcılığını da katıp çok renkli, hareketli, özgün bir biçim vermişlerdir. Böylece kesin biçimini aldıktan sonra Osmanlı İmparatorluğunun etki alanı ve çevresinde yayılmıştır. Bundan sonra da, Mısır’a yani geldiği yere gölge oyunu bu yeni, gelişmiş biçimiyle yeniden dönüp yerleşmiştir. Nitekim bir çok gezgin 19. yüzyılda Mısır’daki gölge oyununu anlatırken bunun Karagöz olduğunu ve Mısır’a Türklerin soktuğunu, bunun çoğunlukla Türkçe oynatıldığını belirtmişlerdir. Ayrıca Mısır’ın Türk etkisinden görüntülerini de Hamburg’taki müzede Türk görüntüleriyle karşılaştırırsak benzerlik açıkça ortaya çıkar. Yalnız gene bu müzede elinde ziller bulunan bir çengi görüntüsü gölge oyunlarında rastlanan görüntülerin tersine yandan değil öndendir. Türk etkisi kendini Mısır’da yalnız gölge oyununda değil, kukla oyunlarında da gösterir. Şöyle ki, Mısır’daki kuklanın adı Karagöz’den bozma Aragoz’dur. Bu sözcük ister istemez ses çağrışımı yoluyla yukarda adını andığım Arusek’i düşündürüyor. Arusek Farsça “küçük gelin” demektir. Bunun Anadolu’da yağmur duasında kullanılan ve kimi bölgelerde “çömçe gelin” adlı kuklayla bu bakımdan bir ilintisi olduğu ileri sürülebilir. Suriye, Kuzey Afrika dışında Yugoslavya, Yunanistan, Romanya’da Karagöz adı bu yerlerin dil özelliklerine göre ufak tefek değişikliklere uğrayarak yerleşmiş ve yayılmıştır. Yunanistan üstelik buna sahip de çıkmıştır.