Karagöz Gösterisi İletişim

Karagöz Üzerindeki Bilgilere Yeni Katkılar (Metin And)

 Karagöz, dayandığı metin özelliği bakımından Türk halk edebiyatının ayrılmaz bir bölümü olmuştur. Halk edebiyatı üzerine incelemeler yapmış olan Saussey, Kunos, Jacob çalışmalarında Türk seyirlik oyunlarına ayrı bir kesim ayırmışlardır. Birçokları halk tiyatrosunu bu açıdan yerinde bir tutumla, üçlü olarak incelemişlerdir. Meddah, Karagöz ve ortaoyunu. Bunlara kolaylıkla kuklayı da katabiliriz. Çünkü gerek Türklerde, gerek başka İslam ülkelerinde şimdiye dek yerleşmiş görüşlerin tersine zengin bir kukla geleneği vardır. Kaldı ki İran gibi bir İslam ülkesinde gölge oyunu olmamasına karşın çeşitli kukla oyunları bulunuyordu. Halk edebiyatımızı inceleyenlerin kuklaya değinmemiş olmaları bu konuda ellerinde bir Edebiyat incelemesi için gerekli metinlerin bulunmayışıyla açıklanabilir. Ayrıca buna, incelemecilerin aşağıda göstereceğim üzere eski kaynaklarda kukla için kullanılan deyimleri gölge oyunu sanmış olmaları da eklenebilir.

 Bugün Karagöz üzerinde pek çok yayın yapılmış olmasına karşın gene de tartışılmakta olan, çözülememiş sorunlar pek çoktur. Bu yazıda bu sorulara kesin çözümler bulabileceğimi sanmamakla birlikte konunun daha bir aydınlanabileceğine inanıyorum.

 Tartışılan noktaların başında Karagöz’ün Türkiye’ye nereden, nasıl ve ne zaman geldiği sorusu vardır. Önce bu konuyu ele alalım. Sonda söyleneceği başta söylemek gerekirse bir toplumsal olgunun benzerinin ve öncesinin başka toplumlarda da görülmüş olması, ille de bunun oralardan alınmış olmasını gerektirmez. Aynı olgu değişik toplumlarda birbirlerinden etkilenmeden ve birbirlerine değinmeden de kendini gösterebilir. Nitekim Endonezya’daki gölge oyununun Çin ya da Hindistan’dan gelmiş olacağı tartışmaları karşısında bilim adamına yakışmayacak bu türlü dayancasız ve çabuk verilmiş yargılardan kaçınmak yolunu tutan incelemeciler de çıkmıştır. Karagöz için de değişik çağlarda bazı öğelerin dışardan alınabilmiş olacağını kabul etmekle birlikte, her şeyiyle bir Türk buluşu olan bu gösterinin özgün bir bileşimi Türkiye’de yapılmış ve gene buradan çeşitli ülkelere yayılmış olduğunu kolayca ileri sürebiliriz.

 Şimdi gelelim incelemecilerin nerelerde yanıldıklarına. Şimdiye dek en yerleşmiş görüş gölge oyununun Çin’den Moğollara geçtiği, buradan da Türklerin eliyle Uzak Doğu’dan batıya getirilmiş olduğu yolundaydı. Moğol etkisine kanıt olarak İranlı tarihçi Cüveyni’nin Tarih-i Cihangüşa’sı (ki aynı bölüm Raşideddün tarihinde de geçer) gösterilmiştir. Burada Cengiz Han’ın oğlu Oktay’ın sarayında bir Çinli oyuncunun gösterisi ele alınmaktadır. Oysa bunun gölge ya da kukla oyunu olduğu kesinlikle belirtilmemiştir. Bunun gibi Orta Asya’da ve İran’da gölge oyunu olduğu yanlış görüşünü, gölge oyunu araştırmalarının babası Profesör Jacob’dan başlayarak bir çok incelemeci körü körüne yineleyip durmuşlardır.

 Jacob’un yanılgısı Türkçe bebek anlamına gelen ve bugün Anadolu’da da yaşayan korçak, kudurcuk, kuçak, kavur, konçak, kabarcuk, kavurcak, goğurcak sözleriyle gölge oyunu arasında bir ilinti kurmaya kalkışmasıdır. Böyle bir ilintiye ise hiçbir bakımdan yer yoktur. Bundan başka kesinlikle söylenebilir ki ne Orta Asya’da ne de İran’da gölge oyunu bulunmamaktadır. İbni Bibi’nin tarihini Almanca’ya çeviren Profesör H.W.Duda bu tarihte geçen baziger’in karşılığını bir yerde kukla, bir yerde gölge oyunu olarak adlandırmıştır. İran tiyatrosu üzerine incelemeler burada gölge oyununun varlığı üzerine hiçbir kanıt gösterememiştir. İran tiyatrosu üzerine başarısız bir kitap yazmış olan Mecit Razvani Lubetbâzî, Pehlevan Keçel, Hayme-i Şebbazi, (veya Şebbazi), Humbazi, Arûsek gibi değişik kukla türleri yanında birinin adı Bâzi Hayal, ötekinin Hayme-i Sâye Gerdûn adında iki gölge oyunu türü bulunduğunu ileri sürüyorsa da bu başlıklar altında yalnızca Türk Karagözünü anlatıyor ama İran’da bunların varlığını belgeleyen hiçbir kanıt gösteremiyor. Bu adları yazarın nereden bulup çıkarttığına gelince, Jacob’un incelemesinde İran edebiyatından alınmış kimi örneklerde çark-ı felek, fânus-hayal, cemal-i hayal, hayal-i fener gibi deyimlerin gölge oyunu olarak yorumlanmasından aldığı söylenebilir. Nitekim Mecit Rezvani’nin sözünü ettiği hayme-i sâye gerdûn’da “hayme” gerek Farsça’da gerek Türkçe’de kukla veya gölge oyununun oynatıldığı çadır,, “sâye” gölge, “gerdûn” ise dönen, felek, dünya veya araba anlamındadır. İşte yazar daha çok şiire özgü anıştırmalardan, imgelerden öteye gitmeyen çark-ı felek, fânus-hâyal gibi deyimlerden esinlenerek böylece hiç yoktan terim yaratarak İran’da gölge oyunu olduğunu ileri sürmüştür. Ne var ki İran’da gölge oyunu olduğu üzerine hiçbir kanıt olmadığı gibi, Orta Asya’da da gölge oyununun bulunduğunu ileri sürenler de bu yerlerde rastlanan Kol Korçak ile Çadır hayâl’i gölge oyunu sanmışlardır. Oysa Kol korçak el kuklası, Çadır hayâl ise ipli kukladır.

 Gölge oyunu sanılıp aslında kuklanın konu edildiği pek çok Farsça metin bulunmaktadır. İlk olarak Jacob’un ilgimizi çektiği Profesör Tschudi’nin elinde bulunan Feridüdettin Attar’ın Üştürname adlı mesnevisinin (Hicri 821) tarihli yazması bunlardan biridir. Siyavuşgil bu metinde söz konusu edilenin gölge oyunu olduğunu ileri sürmüştür. Oysa daha sonra Ritter’in de gösterdiği gibi bölüm dikkatlice okununca bunun kukla olduğu açıkça anlaşılmaktadır. Bu parçaya göre usta, bilge bir kukla oynatıcısı Türk asıllıydı, nakkaşlıkta üstüne yoktu., nereye gitse orada sanatını gösterirdi. Tuhaf renklerde görüntüler yapar, bunları kendi başına oynatırdı. Her yaptığı kuklayı zamanla bozar, yenisini yapardı. Her kuklayı alacalı renklerle ve her birini değişik biçimde yapardı. Oyunu için yedi perde yapmış, her bir perde renkler ve resimlerle bezenmiştir. Ritter’e göre İran tasavvufi şiirinde zalimlik ve kâfirlik Tanrının niteliklerindendi. Türkler’de bu gözle görüldüğü için burada Türk bir tanrı simgesi olmuştur. Yedi perde, yedi iklim veya yedi göktür. Kukla oyuncusunun yedi perdesi ve yedi yardımcısı vardır. Kuklacı kendi yarattığı kuklaları kırar, perdeyi yırtar, yardımcılarını da gizinin saklı kalması için dört bir yana gönderir. Bu tıpkı Tanrının yaratıklarına son vermesi gibidir. Tanrıyı boşuna arayan mürid sıra ile yedi perdenin önüne geçer. Eserin aslında kuklacı için perdahdari, görüntüler için suret sözcükleri kullanılmıştır. Burada ilgimizi çeken bir nokta daha var, meddahlar üzerine yazdığım bir yazıda da gösterdiğim gibi İran’da Kerbelâ olaylarını duvara gerilmiş perdeler önünde anlatan meddahlara perdahdari deniliyordu. Belki de Attar’ın Üştürname’sinde geçen perdahdari de bir kukla oyuncusu da değildi de perdeler önünde olayı anlatıyordu. Zaten resimli ve yedi değişik dekor perdesi kullanıldığına ve görüntülerine de suret dendiğine göre bu oyunun da gölge oyunu olmayıp hiç değilse kukla oyunu olduğu ortadadır. Kukla yoluyla bu türlü benzetişler yapmış başka İran şairleri vardır. Örneğin Nizamî (1141-1203) Manzehül Esrar adlı eserinde insanoğlunu bir perde gerisinde kuklacının yönettiği kuklalara benzetiyor. Bu türlü anıştırmalar, simgelerle benzetişler Eflatun’dan başlayarak pek çok eski Yunan ve Latin yazar ve düşünürlerinde rastlanmaktadır. Bu, kuklalar yoluyla düşüncelerini belirtme geleneği Arap ve Fars kültüründen Türkiye’ye geçmiştir. Böyle bir benzetiş Şair Asadî’nin oğlu genç asadî’nin 1066 da bitirdiği Gerşaspname adlı destanda rastlanır. Burada dünya bir sihirbaz sanatçısının oyunlarına benzetilir. Bu sihirbaz perdede gölgeleri göstermesini bilir. Gök kubbede biri siyah öteki sarı iki perdeyle birleşir. Oyunda bu iki perdeye görüntüler biçiminde her türlü canlıyı çıkarır.

 16. yüzyıla gelinceye değin Türk kaynakları da incelemeciler elinde yanlış yorumlanmıştır. Bu yanlış yorumlamanın nedenini eski metinlerde hayal kelimesinin hem kukla hem gölge oyunu için (çoğu kez bunları ayırmak için gölge oyununa hayâl-i zıll denilmiştir) kullanılmış olmasında , bunun gibi “çadır” veya “hayme” deyimlerinin de hem kukla hem gölge oyununun oynandığı yer anlamına gelişinde aramalıdır. Türklerin bu çağlarda gölge oyunundan önce kuklayı tanımış olmaları ve bunu Orta Asya’dan ve İran’dan getirmiş olmaları akla daha yatkındır.

 Nitekim 13. yüzyılda Divanı Sultan Veled’de daha önceki sufîlerin düşüncelerine uygun olarak yer ve göke (çarh ü zemin) çadıra (hayme), insanlar ise kuklalara (lu’bet) benzetilmektedir. Burada hayal sözcüğü yerine kukla anlamına lu’bet kullanılmış olması, Türklerin 16. yüzyıldan önce gölge oyununu bilmemesine karşın kuklayı daha Selçuklular çağından tanıdıkları anlamı çıkarılabilir.
Bunun gibi 15. yüzyıldan Hoca Mesud ile yeğeni İzzeddin Ahmed’in yazmış olduğu Süheyl-ü Nev-bahar’dan alınan

Kişi kim hayalbaz oyunun bilür
Çadır tudübün gice oynar olur
Çün gör ki onun misli az idi
Gönül kendüsün ne hayâlbaz idi

mısralarında hayal sözcüğü ve oyunun gece oynatılması gene incelemecileri aldatmış bunu da gölge oyunu sanmalarına yol açmıştır. Ancak, yukarda İran’da kukla türü olan hayme-i şebbazi veya (şebbazi) nin gece oynatılan kukla türü olduğu düşünülürse Türkiye’de de kuklanın gece oynatılmasına bir engel olmayacağı ortaya çıkar. Ayrıca Ahmet Kutsi Tecer, Raif Yelkenci’de gördüğü, yazarı Musa olan 1430 tarihli 2. Murat için yazılmış câmâsbnâme’den bir parçayı veriyor. Bu parçadan şu mısralara bakalım:

Sonraki Sayfa

MAKALELER SAYFASINA GERİ DÖN

Site haritası - Reklam - Yasal Uyarı