Yunanlı dostlarımız Paris’teki Milletlerarası Tiyatro Festivaline
bizim Karagöz ile gidiyorlarmış, giderler. Karagöz’e Yunan
icadı diyorlarmış, derler. Çünkü yemeyenin malını
yerler. Kızmaya, söylenmeye hiç hakkımız yok.
Karagöz bizim tapulu malımızdır ama kıymetini
bildik mi, garp dünyasında üç beş bilim
adamından başkasına Karagöz’ün bizim malımız olduğunu
iyice anlatabildik mi? Hayır. O halde ne diye dövünüyoruz? Yemeyenin malını
yerler, malına sahip olmayanın elinden bir punduna getirip tapusunu bile alırlar.
Ben bu işi biraz yakından bilirim de, onun için böyle kötümserim.Karagöz’ün bizde can çekiştiği
bir devirde, bundan on yıl evvel Paris’te bulunuyordum. Büyük
Türk dostu Gabriel ile birlikte Paris Üniversitesinde Türk
kültürüne dair bir konferans serisi tertip ettiğimiz
zaman, Karagöz mevzuu da bana düşmüştü. Tarihinden başlayarak
felsefesine kadar işlediğim bu mevzuu üç konferansa sığdırdımdı. Memlekete
dönünce de, o zamanlar Basın-Yayın Umum Müdürü olan
dostum Halim Alyot, büyük bir anlayış ve kadirşinaslık göstererek, bu
konferansları, renkli Karagöz tasvirleriyle birlikte,
hakikaten övünülecek bir baskı nefasetiyle neşretti.
Eserin Fransızcası çabucak tükendi. İsveçceye, Arap
ve İbrani dillerine tercüme edildi. Dünyanın her yerinden
mektup üzerine mektup yağdı. Meraklılar, tiyatro tarihine
dair eser yazmak isteyenler, muhtelif üniversitelerde doktora
hazırlayanlar, amatör ve profesyonel tiyatro teşekkülleri, ilânihaye, benden ve Basın-Yayından
mütemadiyen kitap istiyorlardı. Dostum Halim Alyot, eseri İngilizceye
tercüme ettirerek yeniden bastırdı ve her tarafa gönderdi. Ama
binlerce nüsha çabucak dağılıverdi ve tükendi.
Geçen yıl Rumenlerin daveti üzerine Bükreş’teki
Milletlerarası Kukla Tiyatroları Festivaline giderken,
oradaki meraklılara dağıtmak üzere birkaç nüshasını götüreyim,
dedim. Bana kalmadı, yeniden basacağız dediler. Ben de elimde
kalmış bulunan son birkaç nüshayı götürüp dağıttım. Fakat
herkes istiyordu. Her memleketin kendi kukla tiyatrosuna dair
kucak dolusu kitap ve broşür dağıttığı bir festivalde:
-Efendim, biz bu Karagöz’ün tab’ını henüz yapamadık, buraya da
Karagöz oynatacak birini getiremedik demenin zorluğunu siz tasavvur edin.
Yine geçen yıl, Belçika’nın Liege şehrinde, Bükreş’dekine
benzer bir kongre ve festival yapıldı. Karagöz’e dair bir
konferans vermek üzere davet edildim, fakat gidemedim. Bugünkü
günde Belçika’ya gidip gelmek kolay değil. Dışarıda
memleket propagandasını düzenlemek mevkiinde bulunanların
nasıl çalıştıklarını, hangi plan ve programla iş gördüklerini
kimse bilmez. Hani öyle kimin neyi bildiğini, kimin nereye
ne işi için giderse muvaffak olacağını kestirebilen bir
propaganda teşkilatımız henüz kurulmamış ki, böyle fırsatlardan
istifade edip kültürümüzü dışarda ehil insanlarımızla tanıtalım.
Şu Karagöz misalinde de öyle olacaktır tabii. Biraz
telaşlanacağız, Paris’te kültür veya basın ataşesine
telgraf çekeceğiz. Aman, gözünü aç da Karagöz’ü
Yunanlılara kaptırma diyeceğiz. Ama ataşe ne yapsın? Karagöz
hakkında ne bilir ki, gidip dert anlatsın? Hem sonra, programı
aylarca evvel hazırlanmış bir Milletlerarası Tiyatro
Festivalinde Yunanlı dostlarımızın Karagöz oynatmasına nasıl ve ne hakla mani olabilir?
Biz dışarıdaki propagandamızı, içerde perde arkasında
Karagöz oynatarak tertipledikçe kültürümüzün tapulu
mallarını birer ikişer başkalarına kaptırmağa mahkumuz efendim. Bilmem anlatabildim mi?
YUNAN KARAGÖZÜ
Bizdekinin aksine Yunanistan’da bugün dahi bu sanat
hayli rağbettedir. Gerek Atina’da gerek diğer şehirlerde
mesleğinin ehli birçok Karagözcü bulunur ve bunlar mini
mini tiyatrolarda ve bazen de halk kahvelerinde sanatlarını icra ederler.
Fakat Karagöz, Yunanistan’a
Türkiye’den gitmiştir. Bu Yunanlıların da bildiği
ve itiraf ettiği bir hakikattir. Nitekim Caimi
adlı bir Yunanlı müdekkikin 1935 de neşrettiği
“Karagöz-Yahut hayal perdesinin ruhunda Yunan komedisi”
adlı Fransızca eserde bu hususta gayet enteresan tafsilat
vardır. Müellife göre Kalamata’lı bir Rum olan Vrahalis,
1860 da İstanbul’dan kalkıp Pire’ye gelmiş ve gümrük
binasının karşısındaki kahvede ilk Karagöz perdesini
kurmuştur. Bir müddet sonra da Atina’ya gidip sanatına devam etmiştir.
Perdesini Yunanistan’da kuran Karagöz’ün bütün
eşhası ve repertuarı, başlangıçta bizimkilerin aynı
olduğu halde, çok geçmeden, Yunan sanatkarları hayal
oyununu kendi cemiyetlerine intibak ettirmeye başlamışlardır. Böylece
zamanla eski tasvirler değişmiş, tipler çoğalmış,
repertuar zenginleşmiştir. Karagöz’le Hacıvat
bile yalnız isimlerini muhafaza edebilmişler, fakat
şekil-şemail, kılık-kıyafet ve bilhassa karakter bakımından
bambaşka tipler olmuşlardır. Mesela Yunan hayal perdesinin
Karagözü gaga burunlu, tüysüz ve kamburcadır. Hacıvat ise
daima kılıktan kılığa girer. Bunlardan başka paşa, vezir, derbend
ağası gibi birkaç Türk tipi daha kalmıştır. Şunu da
hemen söyleyelim ki bu Türk tipleri arada bir sarakaya alınmalarına
rağmen hiç de haysiyet kırıcı vaziyetlere sokulmazlar,
bilakis Türk vezir ve paşalarının şahsında milletimize
has kahramanlık, civanmertlik ve adalet ehemmiyetle belirtilir.
Yunan Karagözcüleri bir asır içinde Karagözün
teknik tarafını da bir hayli değiştirmişlerdir. Perdeyi
genişletmişler, tasvirlerin boyunu bir metreye kadar çıkarmışlar, onları
süratle ters-yüz edebilmek için değneklerin sokulduğu
delikleri kenara almışlar, dekor ve aksesuara ehemmiyet
vermişler ve böylece hayal perdesini sinema ile rekabet
edebilecek mükemmeliyete getirmişlerdir.
Asıl marifetleri, perdeye daima aktüaliteden alınma
yeni tipler sokmaları, repertuarlarını günün icaplarına
göre sık sık tazelemeleri, memleketin iç politikasını çok
canlı bir şekilde hicvetmeleri olmuştur.
Şu halde, bugün artık bir Yunan Karagözünden
bahsetmek, asla boş bir iddia değildir. Gerçi kendilerinin
de itiraf ettiği gibi, Karagöz Türkiye’den gelip bu
memlekete yerleşmiştir, fakat bir asır içinde, Yunan
sanatkarlarının bu oyunu kendi memleketlerine intibak
ettirmeleri ve daima yenilik peşinde koşmaları sayesinde,
Yunan Karagözü bizimkinden bambaşka bir istikamette gelişme
imkanlarına kavuşmuş ve hayatiyatını muhafaza etmiştir.
Karagöz ise bizim icadımızdır ve bugün elimizde
bunun böyle olduğunu isbat eden çok eski vesikalar vardır. Bazıları
ta 11. ve 12. asırlara kadar giden bu sağlam vesikalar elde
bulundukça kimse Karagözün bizden tapusunu alamaz. Alamaz,
ama bu oyunu kendine uydurmak ve geliştirmek de her milletin
hakkıdır.Eğer biz cetlerimizin derin bir felsefe ve ince
bir nükteye sardıkları bu güzel oyunu zamanla hor görüp
bir kenara atmışsak, bunun vebali sadece bize aittir.
O halde Yunanlılar Paris’teki Tiyatro Festivaline
Karagözle gidiyorlar diye boş yere öfkelenmeyelim de, şöyle
külahımızı önümüze koyup derin bir düşünceye dalalım. Belki
böyle bir düşünce sonunda bizi delaletten kurtaracak bir
çare keşfederiz.Kimbilir?
KARAGÖZ NASIL DİRİLİR
Ta Katip Salih devrinden düne kadar tecrübesini yaptık ve nihayet açıkça gördük ki, Karagöz’ü diriltmeye tek adamın gücü yetmez. Dirilmese sanki ne olacak demeyin. Böyle düşündünüz mü, bugün Karagöz, yarın dil, öbür gün tarih ve edebiyat, hâsılı milli kültür namına elde ne varsa hepsi kayıplara karışır ve bizler de Dıral Dedenin düdüğü gibi ortada kalırız. Başka memleketler, kültür dağarcıklarına bir yerine dokuz düğüm vururlarken, bizim böylesine hovardalığa kalkmamızı ne tarih, ne de yarınki Türkiye affeder.
Gerçi Karagözü diriltmek tek adamın harcı değildir, fakat hükümet isterse bunu yapabilir. Nasıl mı yapar? Şöyle; Kesenin ağzını açarak, geniş çapta bir Folklor Enstitüsü kurar. Bu Enstitünün türlü şubeleri arasında bir de halk tiyatrosu branşı bulunur. Rolü eski orta oyunu ile Karagözü tetkik etmek ve diriltmek olan bu şubenin başına işin tam manasiyle ehli biri getirilir ve ona tam salahiyet verilir.
Bu adam-ki elinin altında orta oyunu ile Karagöze dair her nevi vesika vardır-, şöyle etrafına bir göz atar, memlekette nükte ve icat kabiliyeti ile tanınmış kim varsa hepsini bir toplantıya çağırır. Böyle bir toplantıda eski Karagözcülerle birlikte mizah edebiyatının tanınmış simaları, karikatüristler, bazı tiyatro rejisör ve sanatkarları, bestekarlar, ressam ve dekoratörler bulunur.
Bugünün zevk ve anlayışına göre bu iki oyunda ne gibi yenilikler lazımsa düşünülür, konuşulur. Mesela Karagözde perde mi genişletilecek, tasvirlerin boyu mu uzatılacak, Küşteri meydanı dekorlarla mı donatılacak, yeni tipler mi yaratılacak, yeni fasıllar mı düzülecek ilh, birer birer ele alınır ve bir neticeye bağlanır. Keza temsillere nasıl bir müzik girecek, ışık oyunları, gürültüler nasıl tertiplenecek ilh, bunlar da aşağı yukarı tesbit edilir.
Bu iş tamamlandı mı, denemelere geçilir. Enstitünün
emrinde, küçük de olsa bir sahne bulunur. Mizahçılar yeni
tipler yaratırlar, karikatürcüler yeni tasvirler çizerler,
bunlar deriden imal olunur, rejisörler perdeyi donatırlar,
ışıkları düzene sokarlar. Yeni fasıllar, eskilerin ruhunu
bilip de yaratma kabiliyetine sahip olanlar tarafından kaleme
alınır ve taklit yapmasını becerenler tarafından da oynatılır.
Denemelerde, bütün teferruat gayet sıkı bir sanat kontrolünden
geçer. Netice hoşa giderse ortak halkın takdirine arz edilir.
Bununla da iş bitmez. Enstitü durmamacasına bu
mevzuu işleyerek her gün biraz daha kemâle vardırmaya çalışır.
Adam, işimiz yok da Karagözle mi uğraşacağız demek pek kolaydır. Ama bilelim ki başka memleketler kendi Karagözleriyle böyle uğraşıyorlar. işte Çekler! Kendi kukla oyunlarını modern bir sanat seviyesine çıkarmak için Prag’da Üniversiteye bağlı bir Kukla Enstitüsü kurmuşlar, harıl harıl çalışıyorlar. Profesörleri var, bu Enstitüde kukla tarihi, kukla edebiyatı, kukla mizanseni okutuyor, deneme sahnelerinde kukla oynatıyor, kukla filmleri çekiyor. Bu Enstitüde yetişen gençler memleketin her yerinde kukla tiyatroları kurup iş görüyor, sanat gösteriyorlar.
Bizde de Karagöz’ü başka türlü diriltmenin imkanı yoktur. Abesle uğraşmayalım da, samimi isek, Türk kültürünün bu ancak zorla öldürülür büyük eserini, devlet himmetiyle, yeniden elektrik ışığına kavuşturalım.
Prof.Sabri Esat Siyavuşgil Türk Folklor Araştırmaları dergisi No:119 Haziran 1959